Translate

26 Haziran 2020 Cuma

SUFİZM'DE SU FELSEFESİ



Suyun doğası bir felsefe anlatır. 

Mesela dağdan akan suyu düşünün. En az direnç gösteren yolu seçer akmak için. Yani önüne bir kaya çıkacak olursa onunla uğraşmaz, kayayla mücadele etmez, etrafından dolaşıp devam eder akmaya. Suyun bu doğasından alınan ilhamla şöyle der Sufiler: “Seninle uğraşan hiç kimseyle uğraşma, eğer uğraşırsan onunla aynı yerde kalırsın. Etrafından dolanıp devam et yoluna.”                                          

Diyelim ki dağdan akan su önüne çıkan kayanın etrafından dolaşamayacak bir yola denk geldi. O zaman ne yapar, birikip üstünden aşar. Yok eğer bu da olmuyorsa sabırla kayayı damla damla delmeye başlar. Kayayı delmeyi başaran suyun kuvveti değildir tabii ki, damlaların sürekliliğidir ki buna da “sabır” derler. Sabretmek hiçbir şey yapmadan oturmak değildir. “Sabır dikenin içinde gülü, gecenin içinde gündüzü hayal edebilmektir.” der Şems-i Tebrizi. Suyun doğası imkansızın bile başarılabileceğini, bunun için sabırlı ve istikrarlı olduğunu öğretir.                                                                      

Kayayı delen su elbette yine yoluna devam eder. Su hep akar. Bilir ki aktıkça temizlenir. Bazen dere kenarlarında su birikintileri oluşur, akmayan su bulanır, çamurlaşmaya başlar. Üzerine pislik birikir ve Sufiler bu yüzden derler ki: “Sen su gibi ak. Her daim yenilen. Her gün yenilen. İki günün aynı olmasın. Dünü dünde bırak yeni şeyler öğren.”
Mesela su değişimden hiç korkmaz. Ama insanlar değişimi sevdiklerini söyleseler de aslında bundan çok korkarlar. Su değişimi ne güzel de anlatır. Bazen yağmur olur, bazen kar olur, bazen buz olur, bazen buhar olur. Buhar olduğunda çıkar gökyüzüne yağmur olup iner yine yere.                      
Ayrıca su uyumludur. Çay bardağına koyduğunda çay bardağının şeklini alır, kovaya koyduğunda kovanın. Sürekli bulunduğu yere uyumlanır ama doğası hiç değişmez. Her yere her şeye uyum sağlar. Unutma ki dünyada her zaman doğaya uyum sağlayanlar hayatta kalır. Uyum sağlayanlar esnektir çünkü. Değişime direnenlerse katı. Fırtına en sert en güçlü ağaçları devirir ama esnek fidanlara, otlara hiçbir şey yapamaz. o yüzden esnek olanlar, uyum sağlayanlar hayatta kalır.                                                     
Aynı zamanda akışa teslim olur. Teslimiyet içindedir. Çünkü bilir ki bütün dereler eninde sonunda büyük denizlere, okyanuslara akar. Elinden geleni yaptıktan sonra hayatın akışına teslim olmaktır bu.     
  Su berraktır, şeffaftır. Olduğu gibidir yani. Paylaşımcıdır. Hep besleyicidir. İnsanları, hayvanları, doğayı besler. Hayatı başlatandır. Su olan her yerde bitkiler vardır, hayvanlar vardır, insanlar vardır.                                      
   İşte suyun bu yapısından dolayı Sufiler birbirlerine “Su gibi ol Azizim” derler.

21 Haziran 2020 Pazar

Manisa Tarzanı


Manisa Tarzanı
Ahmet Bedevi ( Manisa Tarzanı) (1899 - 1963)

1899 yılında Bağdat'a 100-125 km kadar kuzeyde olan Samarra şehrinde dünyaya gelmiş Kerkük kökenli bir Türkmendir. Kurtuluş Savaşı'ında savaştığı için kırmızı şeritli İstiklal Madalyası sahibidir. Hayatını Manisa'yı tüm Türkiye'ye örnek olacak şekilde ağaçlandırmaya adamış ve yaşadığı süre boyunca binlerce ağaç dikmiştir. Spil Dağında yaşayan ve Manisa sokaklarında üzerinde sadece şort ile dolaşan Ahmet Bedevi'ye halk Manisa Tarzanı adını takmıştır. 1963 yılında hayatını kaybedince Manisa halkınca bir efsaneye dönüştürülmüş, heykeli dikilmiştir. Her yıl ölüm yıldönümü olan 31 Mayıs'da Manisa'da Ahmet Bedevi için törenler düzenlenir

Türk Ordusu'nda hem 1. Dünya Savaşı, ardından hem de Türk Kurtuluş Savaşı' na katılır. Ancak Kurtuluş Savaşı'ndan hemen önce, Kafkas Cephesi'nde Kazım Karabekir Paşa'nın komutası altında er olarak olarak görev alır.
Kurtuluş Savaşı' nın ardından Türkiye Büyük Millet Meclisince Kırmızı Şeritli (kurdelalı) İstiklal Madalyası ile şereflendirilir. Her resmi kutlamada göğsüne bağladığı bir palmiye yaprağının üzerine bu madalyayı takar ve tören alanına büyük bir gurur içinde katılır.
Kurtuluş savaşı sonlarında işgalci düşmanın orduları yurdumuzu terk edişleri sırasında Batı Anadolu' daki her yeri ateşe verirler. Alevler öyle kuvvetlidir ki Manisa' nın yemyeşil manzarası katran karasına dönüşür.
Tutkulu bir doğa sevdalısı olarak bu durumu üzüntüyle gören Bedevi, savaş sonrasında Manisa'nın manzarasını tekrar yeşile dönüştürmek üzere burada kalmaya karar verir. Askerlik bitmiştir, ancak ona göre bu vatan için ağaç dikmek yeni bir kutsal görevdir. Azimle mücadele ederek bir kaç senede mutlu sona ulaşır.
Yoksul ve yalnız bir yaşam geçirir. 1 Haziran 1933'te 30 lira aylıkla bahçıvan yardımcısı olarak Manisa Belediyesi'nin kadrosuna alınır.
Kendisi de yoksul olduğu halde Belediye'den aldığı aylığı fakirlere yiyecek ve giyecek almak için harcayacak kadar yardımseverdir.
Yaz, kış şortla ve lastik pabuçlarla dolaşır, Sadece üzerine eski gazete sererek kullandığı ahşap bir sedirinin bulunduğu Spil Dağı'ndaki küçük kulübesinde yorgansız, yataksız ve yastıksız uyur.
Tek malvarlığı bunlardır. Yaşamında fazla masrafı olmadığından paraya ihtiçaç duymaz, kazancını fakirler için harcar.
Bir süre sonra saçını ve sakalını uzatmaya karar verir ve görünümünden ötürü halk ona "hacı" demeye başlar. Başkalarının 25-30 dakikada çıkabildiği Spil Dağın'daki Topkale Tepesine o, lastik pabuçlarıyla birkaç dakikada çıkar, kendi saatine göre saat 12:00 olunca muhtemelen askeriye'den kalma eski bir top arabasından 1 el top atışı yaparak saatin 12:00 olduğunu halka da bildirir. Bu yüzden halktan bazıları ona "topçu hacı" da der.
Ve 31 Mayıs 1963'te hayata gözlerini yumar.
ALINTI 
RUHU ŞAD, MEKAN ICENNET OLSUN
 

20 Haziran 2020 Cumartesi

“İSLÂM HALİFESİ ULU HAKAN” (!!!) 2. ABDÜLHAMİD'İN OSMANLI’yı YÖNETEN EKİBİ


Bu ekibi Ermenistan Kabinesi sanmayın. Bu ekip; 33 SENELİK 2.ABDÜLHAMİD DEVRİNİN EKİBİDİR...

Sonra da devlet batınca, “...vay efendim, Türkçülük başlamış da, o yüzden devlet çökmüşmüş..”

Peki bu ekonomik iflas tablosunda Türkler nerede?

Halife-i Müslümin 2. Abdülhamit’in nazırlarından (bakanlarından) bürokratlarına... yönetim ekibinin kimler olduklarına, buyrun bakın bakalım:

Hariciye Nazırları: 
Aleksandros Karateodori Paşa (1878-1879)
Gabriel Pasha ve Sava Paşa (1879-1880)

Hazine-i Hassa Nazırları: 
Agop Ohanes Kazazyan (1876-1891),
Mikail Portakalyan Efendi (1891-1897),
Ohanes Sakız Efendi (1897-1908)

Maliye Nazırı: 
Agop Ohanes Kazasyan Paşa (28-30 Ağustos 1885), (Aralık 1886 - Mart 1887) (1888-1891)

Nafia Nazırları: 
Ohanes Çamiç Efendi (1877-1878),
Aleksandr Karateodori Paşa (1878)
Sava Paşa (1878-1879)

Orman ve Maadin Nazırları:
Mavrokordato Efendi (1908-1909),
Aristidi Paşa ( 1909)

Ticaret ve Ziraat Nazırları: 
Bedros Kuyumcuyan Efendi (1880)
Gabriel Noradonkyan Efendi (1908-1909)

Ayan Üyeleri (1876):
Antopolos Efendi Aristarki Bey,
Daviçon Karmona Efendi,
Musurus Paşa,
Serviçen Efendi,
Stoyanoviç Efendi,
Dr. De Kastro Bey,
Mavroyeni Paşa, Karatodri Paşa,
Abraham Karakahya Paşa

Ayan Üyeleri (1908):
Azaryan Efendi,
Basarya Efendi,
Bohor Efendi,
Fethi Franko Bey,
Gabriyel Noradonkyan Efendi,
Mavrokordato Efendi,
Mavroyeni Bey, Oksanti Efendi,
Yorgiyadis Efendi,
Aram Efendi,
Popoviç Temko Efendi,

Babıali Hukuk Müşaviri:
Gabriel Efendi;
(Abdülhamit zamanında sürekli el üstünde tutulan bu Gabriel Efendi, 2. Dünya savaşı sonrası düzenlenen Paris Konferansında Ermeniler için toprak talep etmiş, Lozan Konferansı’na da Ermeniler adına katılmıştır…)

Elçilere göz attığımızda...
*Y. Fotiades Bey ve Gobdan Efendi’nin Atina,
*Azaryan Efendi’nin Belgrad,
E. Karatodri Efendi’nin Brüksel,
*Blak Bey’in Bükreş,
*Yanko Karaca, Misak Efendi ve Aritraki Efendi’nin Lahey,
*K. Musurus Paşa, Alfred Rüstem Paşa ve Antopulo Paşa’nın Londra,
*Naum Paşa’nın Paris, S. Musurus Bey ve Y. Fotiades Bey’in Roma,
*Nikola Gobdan Efendi’nin Sofya,
*A. Vogorides Paşa’nın Viyana,
*L. Aristarki Bey ve A. Mavroyeni Bey’in Washington’da Büyükelçi-Elçi olarak görev yaptıklarını görüyoruz.

Konsolos ve kâtipliklerde de Türk unsurundan ziyade Ermeni ve bilhassa Rum memurlar kullanılmakta idi.
Valilik koltuklarının çoğunda da gayrimüslimler oturuyordu.

Mesela; Şarkî Rumeli Valileri; Sava Paşa, Aleko Vogorides Paşa, Gavril Paşa Hristoiç, Alexandre de Battenberg, Ferdinand de Saxe-Cobourg et Gotha...
Sisam Beyleri; Mişel Gregoriyadis Bey, Aleksander Mavroyeni Bey, Yanko Vitinos Bey, Kostaki Karateodori Paşa, Yorgi Yorgiadis Efendi, Andrea Kopasis Efendi...
Cebelilübnan Sancağı Mutasarrıfları; Vasa Paşa, Naum Paşa, Yusuf Franko Paşa...

Maliyesini, hariciyesini, tarımını, madenlerini ve de mülkiyesini gayrimüslimlere bırakmış devletin başında bir İslam Halifesi (!) vardır…

ŞİMDİ ANLADINIZ MI, ATATÜRK’ÜN KİMLERİN TEKERİNE ÇOMAK SOKTUĞUNU?

Türk Dil Kurumu’na  bir ermeni dilbilgisi uzmanını, o da sadece Genel Sekreter olarak atadı diye, (...ki adam bir Osmanlı memuruydu zaten.) 100 senedir Atatürk'e demediğini bırakmayanlara soralım:
Sizin insafınız, vicdanınız, aklınız varmıdır???!!!
(Alıntı)

Kaynak kitap:
KUNERALP, Sinan, Son Dönem Osmanlı Erkan ve Ricali,
Prosopografik Rehber, İstanbul: İsis Yayınları, 1999.

17 Haziran 2020 Çarşamba

FİKRET MUALLA

Paris'te bir bohem:
Fikret Mualla ...

Hastabakıcının bacağına masaj yapmasıyla rahatlayan Fikret Mualla, odanın ortasındaki masaya geçti. Resim yapmaktan vazgeçti. Mektup yazmaya başladı. Kendisini bu düşkünler evinden kurtaracak umut ışığı arıyordu. Günlerdir, tanıdığı herkese mektup yazıyordu. Bu sessiz çığlıkları duyan insan sayısı yok denecek kadar azdı.

Üç gün önce, Fikret Mualla’nın yaşadığı Reillanne Köyü’ndeki kapı komşusu Bayan Vewehl Michel ziyaretine gelmişti.

Dünyalar onun olmuştu; kendisini düşkünler evinden kurtarması için yalvarmıştı ona. Madam Angles’in kendini affetmesi için aracı olmasını istemişti. Dostlarına yazdığı mektuplarda da hep aynı isteği tekrarlıyordu.

Madam Fernande Angles ve eşi eski milletvekili Raoul Angles, Fikret Mualla’yı yıllar önce, 1959’da Paris/Quartier Latin’deki bir kahvede tanımış, resimlerini almışlardı.

Angeles çifti, Fikret Mualla’nın resimlerine tutku derecesinde bağlanmışlardı. Zamanla Fikret Mualla koleksiyonu yapmaya başladılar. Gerçi resimleri çok ucuza alıyorlardı ama ressamın başı ne zaman derde girse imdadına yetişiyorlardı.

Paris’te Fikret Mualla için sergi bile açtılar. Daha sağlıklı ortamda yaşayıp resimler yapması için daire kiraladılar.

Ama içki Fikret Mualla’yı hiç bırakmadı. Kazandığı tüm parayı sürekli içkiye yatırıyordu. Parayı elinde bir saatten fazla tutmuyordu!

Hayatının iki vazgeçilmezi vardı; içki ve resim. 1962 Eylül’ünün son gününde sarhoş bir halde Montmartre’de dolaşırken birden sokağın ortasına yığılıp kaldı sol tarafına felç gelmişti.

Bu olay Paris ile yollarını tamamen ayırdı. Angles çifti, Fikret Mualla’yla bir anlaşma yaptı:

Paris ona iyi gelmiyordu. Alp Dağları’nın güneyinde Akdeniz’e 80 km uzaklıktaki Reillanne Köyü’nde yaşayacaktı.

Fikret Mualla, yaşamının beş yılını geçirdiği, 600 kişilik bu köyde sürekli resim yaptı. Yaptığı resimleri Angles çiftine gönderiyor, karşılığında para alıyordu.

Köylülere göre o, "Van Gogh’un oğlu"ydu!

Yaşamı boyunca kaybetme korkusuyla yaşadı. Annesi ve ardından iki ay sonra babaannesini kaybetmişti. Babası Düyunu Umumiye ikinci müdürü Mehmet Ekrem’in, eve üvey anne getirmesi üzerine, "Babamı da kaybedeceğim" korkusuyla çıldırıp kadını dövmüştü. Kadının kaçması sonucu babası, -oğlu tepki göstermez diye- bu kez akrabadan Behice Hanım’la evlenmiş, ancak Fikret Mualla benzer tepkiyi yine göstermişti.

Yaşamı boyunca terk edileceğini düşünerek yaşayacak ve bu nedenle ilişkilerinde hep acımasız olacaktı...

Fikret Mualla, iki ay önce gelmişti Nice’teki düşkünler evine... Yaz başında Reillanne Köyü’ndeki evinde rahatsızlanmış, Manosque Hastanesi’ne kaldırılmıştı. İyileştikten sonra, kendi başına kalamayacağına karar verilmiş ve düşkünler evine getirilmişti.

Resimlerinin özüydü izlenimcilik. Sokaktaki, barlardaki, kahvelerdeki insanları; manavları, dansözleri, fahişeleri, müzisyenleri, ellerinde balonla yürüyen çocukları izlemiş ve onları tuvallere geçirmişti.

Düşüncelerle meşgulken birden titremeye başladı; sinirlenmişti. Çünkü aklına evde bıraktığı guaj tüpleri gelmişti; hemen eve gitmeliydi yoksa guaj tüpleri kuruyabilirdi...

Guaş tüpleriyle ilk kez Zürih’i terk edip geldiği Berlin’de tanışmıştı. Babası mühendis olsun diye Zürih’e göndermiş, o ressam olmak için Berlin Güzel Sanatlar Enstitüsü’nü tercih etmişti.

Akıl hastanesine de ilk bu şehirde, Berlin’de yatırıldı. Yıl 1928’di.

Sonra Paris’e geçti. Parasızlık canına tak edince Türkiye’ye döndü. Ayvalık ortaokuluna, resim öğretmeni olarak atandı. Gitmedi. Yaşamı kendisine çok benzeyen (delilik-alkol-sefil yaşam-sanatçılık) yazar-şair "Schiller"in kitabını yazdı.

1934’te İstanbul’da ilk kişisel sergisini açtı. Umduğu ilgiyi göremedi. Sinirleri bozuldu.

İki yıl sonra Bakırköy Akıl Hastanesi’ne yatırıldı; oda komşusu Neyzen Tevfik’ti...

1937 sonunda, polisler tarafından elleri bağlanmış halde kendisine kefil olan Salah Cimcoz’un evine götürülüp teslim edildi.

Bu olayı aklından hiç çıkaramadı ve yaşamı boyunca, "Bir gün polislerin gelip akıl hastanesine götüreceği" korkusuyla yaşadı.

Salah Cimcoz’un evinde üç hafta kaldı; çocuklarına resim çalıştırdı. Bu çocuklardan biri ileride Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün eşi olacak Emel Hanım’dı.

1938’de babasının ölümü Fikret Mualla’nın hayatını değiştirdi. Kendisine kalan 5 bin lira mirasla Paris’in yolunu tuttu. Yıl 1939’du.

Ve bir daha Türkiye’ye dönemeyecekti...

Paris’te miras parasını çabuk tüketti. Kimi zaman küçük bir dairede, kimi zaman pis otel odalarında ve kimi zaman kaldırımlardaki banklarda yaşadı.

Karakollar, hastaneler ve tımarhaneler de cabası...

Para kazandığı günler de oldu, sokaktan izmarit toplayıp içtiği zamanlar da.

Her iki durumda da içkiyi ve resmi hiç bırakmadı.

Parasızlık anlarında, geceleri duvardan söktüğü afişlerin arkasına resimler yapıp sattı. Bu resimler genellikle guaj-suluboyaydı.

Yaşamak için resim yapmak zorundaydı. Ayrıca, resim yapmak ona iyi geliyordu; sanrılarından kurtuluyordu.

Picasso’nun, "Fikret Mualla’ya" ithaf ettiği bugün değeri milyon dolarları bulan kadın figürünü bir şişe fiyatına satmakta hiç tereddüt göstermedi. O Picasso ise kendisi de Fikret Mualla’ydı.

1953 ve 1956’da iki kez Paris Sainte Anne Akıl Hastanesi’ne yatırıldı...

İlginçtir aynı dönemde; 1954 ve 1955’te Dina Vierny Galerisi’nde iki sergisi yapıldı.

1957 yılı yaşamının en hareketli dönemi oldu.

Felç geçirdi. Gırtlak ameliyatı oldu.

Aynı yıl Marcel Bernheim Galerisi ve Lous l’Hermine Galerisi, Fikret Mualla sergisi düzenledi...

Öğleden sonra gizlice düşkünler evinden kaçmış, karşı kahvede bira içmişti. Üstelik bir de sigara almıştı kahve sahibinden. Keyfi yerine gelmişti. Kapalı odalarda oturamıyordu. Özgürlüğe düşkündü. İstanbul burnunda tütüyordu; Moda, Kalamış, Kadıköy... Uçup gitmek istiyordu...

Uzaklaşacak parası olmadığı için, hava kararmaya yakın düşkünler evine tekrar döndü.

Akşam yemeğinden sonra biraz televizyon izledi diğer yaşlılarla birlikte.

"Sous les Ponts de Paris" (Paris köprüleri altında) şarkısını mırıldanarak odasına gitti. Sigara içmek yasaktı; gizlice sakladığı sigarayı çıkarıp içmeye başladı. İki nefes almıştı ki hastabakıcıya yakalandı. Türkçe bir küfür savurdu.

Ardından yatağına uzandı, gözlerini yumdu, uykuya daldı.

Sabah uyanmayınca, oda arkadaşları hastabakıcılara haber verdi.

Hastabakıcılar geldi. Baktılar. Nefes almıyordu.

Fikret Mualla o gece sessizce ölmüştü...

Tarih 20 Temmuz 1967 idi.

Koruyucusu Madam Fernande Angles yolculuk yapıyordu; hastane yetkilileri ona ulaşamadı. Kimsesizler mezarlığına defnedilecekti ki, Reillanne Köyü’nden ziyaretine gelen Madam Viwehl Michel’i telefonla aramayı akıl ettiler.

Cenazesi son beş yılını yaşadığı Reillanne Köyü’ne getirildi. Cenazesinde, köydeki evde yemeklerini yapan Bayan Lauthier, köydeki dostları Michel çifti, onların yardımcıları Maria ve Roger Devink ile düşkünler evi yöneticisi vardı.

Yedi yıl sonra...

Fikret Mualla’nın vasiyeti gereği mezarı Türkiye’ye getirilip Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.

Mezarın Türkiye’ye getirilmesinde bir kişinin büyük çabası oldu; o kişi yıllar önce Fikret Mualla’dan resim dersi alan, dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün eşi Emel Korutürk’tü...
Alıntıdır.

16 Haziran 2020 Salı

İSTEMEK; İNSAN HAYATININ ANAHTARIDIR




İSTEMEK
İnsan istedikleriyle vardır ve başarabilecekleri en çok istedikleri kadardır. Yeryüzünde duyarsız, ilgisiz ve isteksiz insanlar için gerçek başarı yoktur. 

İSTEMEK; İNSAN HAYATININ ANAHTARIDIR. 
Bizi ufkumuza ve hedefimize ulaştıracak kilidi, istek anahtarı açacaktır. Bu kapıdan sonrada bize teknikler ve stratejiler yol gösterecektir. “Ben yapamıyorum, değişemiyorum, başaramıyorum” diyen, yapmayı ve başarmayı istemiyordur; bir kısım yolları ve teknikleri öğrenip hafızasının bir köşesine atmakla yetiniyordur.

ÇÖZÜM YOLLARINI BİLMEK, ÇÖZMEYE YETMEZ; ÇÖZÜMÜ İSTEMEK GEREK.

 Bir ilacın bizi iyileştirecek olduğunu bilmek bizi iyileştirmez. O ilacı kullanmak gerek. Hedefimizi ve yöntemlerimizi güçlü arzularla yoğurmazsak, çalışmaktan zevk alamayız; uzun soluklu başarı maratonuna tahammül edemeyiz. Arzularımızın şiddeti, gayretlerimizin yoğunluk derecesini belirler. Ne kadar arzularsak o kadar enerjiyi, o kadar gücü, o kadar emeği amacımız uğrunda zevkle feda ederiz. Arzunun kalbimize doğurduğu heyecan, çalışmayı hayatımızın en tatlı meşguliyetine çevirir. Nasıl büyük dalga ve fırtınalara karşı güçlü olmak lazımsa, başarı yolundaki engelleri aşmak içinde iradeli olmak gerekir. Şiddetli zorlukların bizi vazgeçireceği zaman, arzularımız bizim ellerimizden tutar, yolumuza devam etmemizi sağlar. Niyet ve isteklerimizde devamlılık şarttır. Sürekli başarmak, sürekli istemeye bağlıdır, kesintiye gelmez. Büyük istekler büyük başarılar müjdeler. Küçük arzuyla bir çivi çakabilirken büyük arzuyla gökdelenler yapabiliriz. Büyük eserler üretenlerden olmak istiyorsak o zaman şiddetli istemeliyiz. Rüyalarımıza girecek kadar istemiyorsak, hayallerimizin gerçekleştiğini göremeyiz. Küçük işler için küçük arzular yetebilir. Ama büyük işler için büyük arzular geliştirmeye mecburuz. Arzularımızı düşünmek sayesinde, çalışmalarımızdan zevk alırız. Saniyelerimizi değerlendirmenin yolu hayatımızı büyük arzulara adamaktan geçer. Arzularımız hep büyük olmalı ki biz de büyüyebilelim. Hayatımızı asıl değiştirecek olan, harekete ve yapmaya dönük isteklerimizdir. Öğrendiklerimizi yaşamak istemezsek, bilgilerimiz hayatımızı değiştirmeye yetmeyecektir. Sadece öğrenmeye odaklanmak, sırtımıza fazladan ağırlık yüklemekten farksızdır. Öğrenme ve bilme mutlaka gereklidir, ama tek başına bir iş görmez. Öğrenmek için bir kurstan veya konferanstan diğerine koşarız. Tavsiye edilen bir kitap duyduğumuzda hemen satın alırız. Değerli bir bilgiyi hayranlıkla dinleriz ve kavramaya çalışırız. Peki, öğrenme isteği yolunda gösterdiğimiz gayretin ne kadarını öğrendiğimizi uygulayabilmek için gösteriyoruz? Bildiklerimiz kadar değil, bildiklerimizi yaşadığımız kadar değerli olacağız. Dolayısıyla, öncelikle uygulamaya yönelik istekler belirlememiz gerekiyor. Her şeyin ölümüne çalıştığı yeryüzünde biz tembel oturamayız. Vazgeçmeden, heyecanla ve ısrarla istemeye devam etmeliyiz. İsteğimiz, muhtaç olduğumuzsa (Gerekçemiz/İhtiyacımız), ruhumuza akan enerji şiddetlenecek, hayatımız hedeflerimize doğru hızla yol alacaktır.

4 Haziran 2020 Perşembe

ÇOBAN HÜSEYİN'İN HİKAYESİ


Hikaye 1936 yılında Denizli'nin Acıpayam ilçesinde görevli öğretmenlerin pikniğe gitmeleriyle başlıyor.

Öğretmenler piknik yaparken keçilerini otlatan küçük bir çoban çocukla karşılaşır. Çobanı yanlarına davet edip çay ikram ederler ve ismini sorarlar.

Küçük çoban ürkek bir sesle cevap verir: Hüseyin...
Hüseyin’e öğretmenler yanlarındaki gazeteyi verip okumasını isterler. O tarihlerde okuma yazma bilenlerin sayısı o kadar azdır ki... Okuma öğrenenlerin diplomaları bizzat valiler tarafından imzalanır...
Hüseyin okuma bilmediği için gazeteyi eline almayı kabul etmez...
Öğretmenler bu kez yaşını ve neden okula gitmediğini sorar...
12 diye cevap verir ve ekler: 3 yaşımda annemi kaybettim, 11'imde de babamı...

Hüseyin ile süre sohbet eden öğretmenler, çocuğun aslında çok zeki olduğunun farkına varırlar. Mutlaka okuması gerektiğini tembih ederler... Hüseyin, karşılaştığı öğretmenlerin verdiği destek ve heyecanla Denizli’de parasız yatılı okumaya başlar. Bir süre sonra katıldığı bir matematik yarışmasında Hüseyin’e bir kitap hediye edilir. Hüseyin kitabı bir gecede bitirir.

Ertesi gün Fen Bilgisi öğretmenine gider, "Bu kitapta eksiklik var” der... Öğretmen şaşırır. Çünkü Hüseyin’in bahsettiği eksiklik, Görecelilik Teorisi hakkındadır. Söz konusu teorinin önemli bir parçasının kitapta olmadığını fark etmiştir Hüseyin. Fen öğretmeni konuyu İTÜ'nde kendi hocası olan rahmetli fizik profesörü Nusret Kürkçüoğlu’na mektup yazarak iletir. Nusret hocadan şu yanıt gelir: “Hüseyin liseyi bitirince İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği'ne gelsin”

Ve Hüseyin mezun olunca İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği'ne gider. Denizlili öksüz ve yetim çoban Hüseyin, orada da birtakım çalışmalar yapar ve çalışmalarını hocaları anlayamaz. Hocalarından biri, "Bu çalışmalarını bilse bilse Amerika Boston'daki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde (MIT) görevli Prof. Dr. Morse bilir' deyip mektupla ona gönderir.

Prof. Morse’dan da şöyle bir cevap gelir: “Hüseyin’in bu yaptığını 5 sene önce bir grup buldu, ama bunu Hüseyin’in tek başına bulması olağanüstü bir şey. Biz Hüseyin’in tüm masraflarını karşılayacağız, Amerika’ya gelsin”

Yıl 1952... Hüseyin yüksek elektrik mühendisi olmuştur. Anne baba yok. Köyünün insanları son derece fakir. Bir gazete kampanya yapar ve toplanan parayla Hüseyin Amerika'ya giden bir gemiye bindirilir. Hüseyin, MIT’te Prof Morse’un karşısına geçer. Morse, Hüseyin’in tez hocası olacak ama Hüseyin’in İngilizcesi de iyi değil.

Anlayamıyor pek Morse’un dediklerini. Hocasına “Write on the blackboard” der. Prof. Morse da Hüseyin’in tez konusu olacak konuyu tahtaya yazar ve Hüseyin de bunu defterine geçirip üniversiteden ayrılır. MIT’te genelde tez konuları 5 senede, 9 senede bitirilebiliyor olmasına rağmen Hüseyin çalışmasını 3 ay sonra bitirip hocasının karşısına çıkar. Morse birkaç gün sonra tezi inceleyip Hüseyin’i çağırır. “Senin tezin bitti. Ancak burası MIT. Biz burada böyle hemen doktora diploması veremeyiz. Sen git istediğin dersleri al, 2 sene sonra gel” der.
Hüseyin 2 sene sonra doktorasını alıp bu kez Princeton Üniversitesi'ne gider. Orada ünlü fizikçi Albert Einstein ile birlikte çalışır.

Birkaç yıl sonra Boston’a geri dönüp icatları destekleyen bir firmada çalışmaya başlar. Burada bilgisayarlar ile konuşmanın onlara talimat vermeye yönelik projeler yürütür. Sesle kumanda edilen bilgisayarı ilk defa 1960’ların başında Hüseyin Yılmaz yapar.

1958 yılında, çalışmalarını yakından takip ettiği Albert Einstein’in kendisi kadar ünlü fonksiyon teorisinde eksikler tespit eder ve bunu bir mektupla kendisine bildirir. Ancak mektup ulaşmadan Einstein ölür.
Yılmaz, bu hatayı ünlü bir bilim dergisinde yayımlayınca akademik dünyada adeta kıyamet kopar. Bilim dünyası ikiye bölür ve Einstein’in kuramına karşı Yılmaz kütle çekim kuramı da literatüre girer. 27 Ocak 2013'te ise ABD'de vefat eder.

Bugün dünyada çok popüler olarak kullanılan Siri, Google Now, Cortana gibi bütün programlardaki sesli komut sistemin mucidi Prof. Dr. Hüseyin Yılmaz'dır...

ALLAH RAHMET EYLESİN MAALESEF PEK ÇOK KİMSENİN BİLMEDİĞİ BU İLİM ADAMINI TANITIRIZ PAYLAŞARAK DESTEK OLUN LÜTFEN..

Kaynak: [http://www.cemtek.com.tr/hizmetlerimiz/prof_-dr_-huseyin-yilmaz](http://www.cemtek.com.tr/hizmetlerimiz/prof_-dr_-huseyin-yilmaz)

1 Haziran 2020 Pazartesi

CHİA NEDİR? FAYDALARI NEDİR?

Diyet denilince akla ilk gelenlerden biri chia tohumu oldu. Tok tutma özelliği ve tatlı krizlerinin önüne geçmesi ile favori besinlerden biri olan chia tohumu nedir? Chia tohumu ile zayıflamak mümkün mü? Chia tohumu kaç kalori? Chia tohumu nasıl tüketilir?

M.Ö 3500 den beri yiyecek olarak kullanılan chia tohumu, nane ailesine ait tek yıllık çiçekli bir bitkiden elde edilen çok besleyici bir tohumdur. Amerika’da Kolomb öncesi toplumların önemli ürünüydü. Chia tohumunu Aztek ve Mayalar için çok önemli besin ve enerji kaynağıydı. Zengin protein, yağ ve lif içeriği ile Aztekler’in en önemli besin kaynağı olan chia, maya dilinde güç anlamına gelir.

Bu küçük tohumu Aztek ve Mayalar hastalıkların tedavisi için çeşitli ilaçların hazırlanmasında, gıda ve boyalarda kullandı.

 

Aztekler uzun yolculuklarda ve savaşlarda yanlarında enerji için chia tohumu taşırdı ve askerleri düzenli olarak günlük ağız dolusu tüketirlerdi.

Chia (Salvia hispanica) küçük, yıllık, kuraklığa dayanıklı, çiçekli bir bitkidir. Kumlu, bereketli topraklar altında iyi gelişmektedir. Chia tohumları beyaz, kahverengi ve siyah renkte olabilmektedir.

 

Beslenme uzmanları chia tohumunun sahip olduğu yüksek besin değerleri nedeni ile sağlıklı besinler listesinin ilk başında yer aldığını bildirmiştir. Omega-3 yağ asitleri, antioksidanlar, mineraller, vitaminler ve diyet lifi açısından oldukça iyi bir kaynak olduğu için chia, sağlıklı bir besin olarak kabul edilmektedir.

Chia Tohumunun besin değerleri nelerdir?

Chia Tohumu, gluten içermeyen bir besindir. Süte oranla yüksek miktarda kalsiyum içerir ve omega-3 açısından da zenginir. Chia tohumu tok tutar ve antioksidan kapasitesi yüksektir. İyi bir çözünür posa kaynağıdır.

Chia tohumunun 100 gramında 486 kcal kalori bulunmaktadır.

Chia Tohumunun faydaları nelerdir?

  • Chia tohumu yüksek miktarda enerji verir.

  • Bağışıklık sistemini güçlendirir.

  • Antioksidan içeren tohum, vücudu kansere ve yaşlanmaya karşı korur.

  • Grip, nezle gibi rahatsızlıklardan korur.

Saçların sağlıklı ve hızlı uzamasında yardımcıdır.

Saçınız keratin olarak bilinen bir protein türünden oluşmaktadır. Chia tohumu yağı ise sahip olduğu protein değerleri ile saçın büyümesine destek olmaktadır. Chia tohumu yağı sadece saçı korumakla kalmaz ve aynı zamanda doğal bir parlaklık sağlamaktadır. Chia tohumu yağı çabuk ağarak saçlarının daha geç yaşlanması için destek olmaktadır.

Zayıflamaya yardımcı olur;

Zayıflamak için kullanılmasındaki en büyük etkisi midede yer alan karbonhidratın parçalanma hızını yavaşlatması ve kan şekerini dengede tutmasıdır. Chia tohumları kendi ağırlığının 10 katı sıvıyı emme yeteneğine sahiptir. Bu nedenle, sıvılarla beraber tükettiğinizde midede doygunluk hissi yaratmaktadır. Böylelikle spor ya da egzersiz yaparken kişinin halsizleşmesini önler. Ayrıca yüksek oranda içerdiği lif ile diyete yardımcı olur.

  • İçerisinde bulunan kalsiyumlar kemik gelişimine katkı sağlar.

  • Antioksidandır, vücudun toksinlerden arınmasını sağlar.

  • Hücre yenilenmesine yardımcı olduğundan, yaşlanmayı geciktirir.

  • Düzenli tüketilen chia tohumu içerdiği C vitamini ile hastalıkları önlerken, günlük kalsiyum ihtiyacının büyük kısmını karşılar.

Vücutta oluşan iltihaplanmayı tedavi eder;

Chia tohumları güçlü antioksidanlar olarak hareket eden yararlı flavanoller ve diğer besinler açısından iyi bir kaynaktır. Bu besinler vücuttaki iltihabı azaltmaya yardımcı olmaktadır. İnflamasyon gibi kritik bir durum için çözüm olması pek çok sağlık sorunları ve rahatsızlıklara iyi gelmektedir.

Kalp rahatsızlıklarını önler;

Chia tohumları tıpkı keten tohumu, somon gibi omega-3 yağ asitleri ile doludur. Bu son derece sağlıklı olan yağ, sağlıklı bir kalp için çok önemlidir. Kandaki yüksek yağ seviyesi kalp hastalıklarına yakalanma riskini artırmaktadır. Fakat omega-3 alt trigliserid düzeylerini azaltarak kalbe destek olmaktadır.

Cilt sağlığına katkı sağlar;

Chia tohumları serum şeklinde mevcuttur. Bazı ülkelerde acil durum olduğunda, kuru deriye veya tırnak etlerini doğrudan uygulamasını önerilmektedir. Ayrıca ekstra nemlendirici gücü için düzenli olarak kullandığınız losyonunuzun içine birkaç damla ekleyebilirsiniz. Yüksek omega-3 içeriği sayesinde kızarıklığı azaltmak ve kuru cildi canlandırmak için bir anti inflamatuar olarak çalışır. Chia yağı cildi nemlendirmek için kullanılmaktadır. Su kaybını azaltmak ve cilt bariyerini artırmak için son derece faydalıdır.

Kan basıncını düşürür;

Brezilya’da yapılan bir çalışmaya göre, işlenmemiş chia tohumu tüketimi yüksek kan basıncını düşürmeye yardımcı olabilmektedir. Bu durumda, hipertansiyon tansiyon ilaçları ile tedavi edilemeyen durumlarda chia tohumundan destek almak bir alternatif oluşturmaktadır.

Kolestrolü düşürür;

Chia tohumu genel sindirim ve metabolik sağlık için iyidir. Yapılan araştırmalara göre,  HDL (iyi kolesterol) seviyelerinin artması, LDL (kötü kolesterol) ve trigliserid seviyelerinin düşmesi ile chia tüketimi arasında bir bağlantı vardır. Bu nedenle şeker hastaları tarafından güvenli kullanılan chia tohumu, aynı zamanda sağlıklı bir kalp için de faydalıdır.

Sindirimi kolaylaştırır;

Chia tohumları lif açısından zengindir. 100 gram chia tohumu yaklaşık olarak 40g diyet lifi içermektedir. Lif sindirim için mükemmel bir destekçidir. Kabızlık gibi bağırsakla ilgili rahatsızlıkları uzak tutmanıza yardımcı olmaktadır. Aynı zamanda, kolesterol seviyesini düzenlemektedir.

Beyin fonksiyonlarını geliştirir;

Chia tohumları beyin için yararlı olan besinlerle doludur. DHA yağ asitlerini (iyi beyin fonksiyonu için bir zorunludur) yapmak için kullanılan omega-3 açısından iyi bir kaynaktır. Ayrıca sağlıklı beyin fonksiyonları ve ruh hali için gerekli olan dokuz temel amino grup asidi barındırmaktadır. Chia tohumlarındaki antioksidanlar serbest radikallerle savaşır ve serbest radikallerin neden olabileceği tüm zararlardan beyni korur.

İltihaplanmayı önler;

Chia tohumları güçlü antioksidanlar olarak hareket eden yararlı flavanoller ve diğer besinler açısından iyi bir kaynaktır. Bu besinler vücuttaki iltihabı azaltmaya yardımcı olmaktadır. İnflamasyon gibi kritik bir durum için çözüm olması pek çok sağlık sorunları ve rahatsızlıklara iyi gelmektedir.

Güçlü bir kalsiyum kaynağıdır;

Chia tohumlarında bulunan kalsiyum miktarının yağı alınmış sütte bulunandan daha yüksek olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle, günlük olarak bir avuç chia tohumu tüketmek kalsiyum eksikliğini gidermek için idealdir. Kalsiyum osteoporoz riskinin azaltılması, eklem zayıflığının engellenmesi ve vücut esnekliğinin kazanılması için etkilidir. Ayrıca kemik ve diş sağlığı için son derece gereklidir.

Chia Tohumun kullanım alanları nelerdir?

  • Chia tohumları çiğ olarak tüketilebilir.

  • İçtiğiniz suyun içerisine ekleyebilirsiniz.

  • Chia tohumları meyve sularıyla beraber tüketilebilmektedir.

  • Chia tohumu hazırladığınız kahvaltılık gevreklerde, müslide, fırında pişecek ekmek, poğaça ve tatlı ürünlerinin üstünde, salatalarda, yoğurt ve dondurmanın üzerine serpiştirilerek kullanılabilir.

  • 1 çay kaşığı chia tohumu 3 çay kaşığı ılık suyla karıştırılıp 15 dk kadar beklendiğinde jel formunu alarak 1 yumurta yerine kullanılabilir. Örneğin 4 yumurtalı bir omlet için, 2 yumurta ve 2 çay kaşığı chia jeli kullanabilirsiniz.

  • Çorba ve soslarda kıvam sağlamak için un ve nişasta yerine kullanılabilir. Hazırladığınız çorbanın miktarına göre chia tohumunu (öğtülmüş veya tüm) azar azar ekleyerek istediğiniz kıvamı sağlayabilirsiniz.

  • Jöle kıvamı sağlamak için meyveleri çok kaynatmak veya pekin eklemek yerine chia jeli veya tohumu kullanarak hem kıvamını hem de besin değerini arttırabilirsiniz

  • Kırmızı et, tavuk ve balık köftelerini hazırlarken kullanılan ekmek içi yerine yarım kilo ete bir çay kaşığı chia tohumu kullanarak çok lezzetli ve hacimli köfteler hazırlayabilirsiniz

Chia tohumu tüketimi ne kadar olmalıdır?

Yetişkinler için günlük olarak 15 gram (2 yemek kaşığı) chia tohumu tüketimi önerilmektedir.

Kardiyovasküler sağlığı korumak için 3 ay boyunca harmanlanmış 33 – 41 gram chia tohumu tüketimi önerilmektedir.

Küçük çocuklar için (5 ila 18 yaş) günlük olarak önerilen chia tohumu tüketimi 1,4 – 4,3 gramdır. 10 yaşın altındaki çocuklar için ideal olanı 1 çorba kaşığıdır.

Chia Tohumu zayıflamak için nasıl kullanılır?

Chia tohumunun en güzel özelliklerinden birisi de tatlı ihtiyacınızı karşılamasıdır. Kan şekerini dengelemesi ve tansiyon riskini azaltması, metabolizmanın çok daha hızlı çalışmasını sağlar.

Chia tohumu tok tutabilen özelliği ile yumurtayla eş değerdedir. İçerisinde bulunan Triptofan aminoasit tokluk süresini uzatır.  Chia tohumunun yoğun bir tadı olmadığından dolayı diğer gıdalar ile birlikte kolaylıkla tüketilebilir.

Chia tohumlu çilekli yoğurt tarifini tatlı krizleriniz geldiğinde rahatlıkla tüketebilirsiniz;

Çilekli Chia Tohumlu Yoğurt;

Hazırlanışı;

  • 150 gram çilek

  • 2 su bardağı süzme yoğurt

  • 3 yemek kaşığı chia tohumu

  • 1 yemek kaşığı Hindistan cevizi

Çilekleri küp küp doğrayın. Yağsız yoğurt, chia tohumu ve Hindistan cevizi ile ayrı bir kapta karıştırın. Servis bardaklarına önce çilek sonra karışımı ardından tekrar çilek ve biraz Hindistan cevizi ekleyerek 1 saat buzdolabında bekletin.

Bu tarifi farklı meyveler kullanarak da uygulayabilirsiniz. Yoğurt yerine süt ile de aynı karışımı blenderda çekerek elde edebilirsiniz.

Chia Tohumunun zararları nelerdir?

Chia tohumu ağız yoluyla tüketildiğinde en fazla 12 hafta, cilde uygulandığında ise en fazla 8 hafta boyunca güvenli olarak kabul edilmektedir. Çok daha uzun bir süre için kullanımının güvenli olduğuyla ilgili yeterli bilgi bulunmamaktadır.

  • Hamilelik ve emzirme döneminde chia tohumu tüketiminin tamamen güvenli olduğuyla ilgili yeterli bilgi yoktur. Bu nedenle, güvenli tarafta kalmak için tüketiminden kaçınmakta fayda vardır.

  • Bağırsaklarda aşırı gaz oluşumu, şişkinlik oluşturabilir.

  • Bazı kişilerde alerjik reaksiyona neden olabilir. Bulantı, kusma, boğazda şişkinlik, deride dökülmeler görülebilir.

  • Chia tohumu kolesterol ve trigliserid içeren yağ çeşididir. Trigliserid düzeyleri bazı kişilerde çok yüksektir. Chia tüketimi bu seviyeyi daha da yükseltebilmektedir. Eğer yüksek trigliserid varsa, Salba ismiyle bilinen bir chia türünü tüketmekte fayda vardır. Salba trigliserid düzeylerini önemli ölçüde artırmaz.

  • Chia bir sürü alfa-linolenik asit içermektedir. Bazı araştırmalar, yüksek miktarda alfa-linolenik asit tüketimi durumunda prostat kanserine yakalanma riskinin artacağını söylemektedir. Eğer prostat kanseri olma durumu varsa ya da yakalanma riski yüksekse büyük miktarlarda chia tohumu tüketmemek gerekir.