Translate

31 Ocak 2020 Cuma

Çoban Hüseyin Yılmaz'ın hikayesi

Hikaye 1936 yılında Denizli'nin Acıpayam ilçesinde görevli öğretmenlerin pikniğe gitmeleriyle başlıyor.

Öğretmenler piknik yaparken keçilerini otlatan küçük bir çoban çocukla karşılaşır. Çobanı yanlarına davet edip çay ikram ederler ve ismini sorarlar.

Küçük çoban ürkek bir sesle cevap verir: Hüseyin...

Hüseyin’e öğretmenler yanlarındaki gazeteyi verip okumasını isterler. O tarihlerde okuma yazma bilenlerin sayısı o kadar azdır ki... Okuma öğrenenlerin diplomaları bizzat valiler tarafından imzalanır...

Hüseyin okuma bilmediği için gazeteyi eline almayı kabul etmez...

Öğretmenler bu kez yaşını ve neden okula gitmediğini sorar...

12 diye cevap verir ve ekler: 3 yaşımda annemi kaybettim, 11'imde de babamı...

Hüseyin ile süre sohbet eden öğretmenler, çocuğun aslında çok zeki olduğunun farkına varırlar. Mutlaka okuması gerektiğini tembih ederler...

Hüseyin, karşılaştığı öğretmenlerin verdiği destek ve heyecanla Denizli’de parasız yatılı okumaya başlar.

Bir süre sonra katıldığı bir matematik yarışmasında Hüseyin’e bir kitap hediye edilir. Hüseyin kitabı bir gecede bitirir.

Ertesi gün Fen Bilgisi öğretmenine gider, "Bu kitapta eksiklik var” der...

Öğretmen şaşırır. Çünkü Hüseyin’in bahsettiği eksiklik, Görecelilik Teorisi hakkındadır. Söz konusu teorinin önemli bir parçasının kitapta olmadığını fark etmiştir Hüseyin.

Fen öğretmeni konuyu İTÜ'nde kendi hocası olan rahmetli fizik profesörü Nusret Kürkçüoğlu’na mektup yazarak iletir. Nusret hocadan şu yanıt gelir: “Hüseyin liseyi bitirince İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği'ne gelsin”

Ve Hüseyin mezun olunca İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği'ne gider. Denizlili öksüz ve yetim çoban Hüseyin, orada da birtakım çalışmalar yapar ve çalışmalarını hocaları anlayamaz. Hocalarından biri, "Bu çalışmalarını bilse bilse Amerika Boston'daki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde (MIT) görevli Prof. Dr. Morse bilir' deyip mektupla ona gönderir.

Prof. Morse’dan da şöyle bir cevap gelir: “Hüseyin’in bu yaptığını 5 sene önce bir grup buldu, ama bunu Hüseyin’in tek başına bulması olağanüstü bir şey. Biz Hüseyin’in tüm masraflarını karşılayacağız, Amerika’ya gelsin”

Yıl 1952... Hüseyin yüksek elektrik mühendisi olmuştur. Anne baba yok. Köyünün insanları son derece fakir. Bir gazete kampanya yapar ve toplanan parayla Hüseyin Amerika'ya giden bir gemiye bindirilir.

Hüseyin, MIT’te Prof Morse’un karşısına geçer. Morse, Hüseyin’in tez hocası olacak ama Hüseyin’in İngilizcesi de iyi değil. Anlayamıyor pek Morse’un dediklerini. Hocasına “Write on the blackboard” der. Prof. Morse da Hüseyin’in tez konusu olacak konuyu tahtaya yazar ve Hüseyin de bunu defterine geçirip üniversiteden ayrılır.

MIT’te genelde tez konuları 5 senede, 9 senede bitirilebiliyor olmasına rağmen Hüseyin çalışmasını 3 ay sonra bitirip hocasının karşısına çıkar. Morse birkaç gün sonra tezi inceleyip Hüseyin’i çağırır. “Senin tezin bitti. Ancak burası MIT. Biz burada böyle hemen doktora diploması veremeyiz. Sen git istediğin dersleri al, 2 sene sonra gel” der.

Hüseyin 2 sene sonra doktorasını alıp bu kez Princeton Üniversitesi'ne gider. Orada ünlü fizikçi Albert Einstein ile birlikte çalışır.

Birkaç yıl sonra Boston’a geri dönüp icatları destekleyen bir firmada çalışmaya başlar. Burada bilgisayarlar ile konuşmanın onlara talimat vermeye yönelik projeler yürütür. Sesle kumanda edilen bilgisayarı ilk defa 1960’ların başında Hüseyin Yılmaz yapar.

1958 yılında, çalışmalarını yakından takip ettiği Albert Einstein’in kendisi kadar ünlü fonksiyon teorisinde eksikler tespit eder ve bunu bir mektupla kendisine bildirir. Ancak mektup ulaşmadan Einstein ölür.

Yılmaz, bu hatayı ünlü bir bilim dergisinde yayımlayınca akademik dünyada adeta kıyamet kopar. Bilim dünyası ikiye bölür ve Einstein’in kuramına karşı Yılmaz kütle çekim kuramı da literatüre girer. 27 Ocak 2013'te ise ABD'de vefat eder.

Bugün dünyada çok popüler olarak kullanınan Siri, Google Now, Cortana gibi bütün programlardaki sesli komut sistemin mucidi Prof Dr Hüseyin Yılmaz'dır.

Bir öğretmen bütün dünyayı değiştirebilir...
👏👏👏
Leyla Eran paylaşımıdır

30 Ocak 2020 Perşembe

Soner Yalçın'dan Bahçeli'ye tarihi mektup...

Soner Yalçın'dan

Bahçeli'ye tarihi mektup...

***
Bak sana ne anlatacağım..?
Bu yazacaklarımı MHP’nin “parti okulu“nda bulamazsın. Unutturdular sana çünkü…

Gagavuz Türk‘ü, Hıristiyan’dır. Yunanistan’daki Karaman Türk’ü de, Hıristiyan’dır...
Karaim ya da Hazar Türk’ü, Yahudi‘dir…
Altaylar, Tengrici’dir...
Saha-Yakut Türkleri Şaman‘dır...
Uygur Türk‘ünün kimi Budist’tir...
Azerbaycan Türk’ü ya da İran’ın Azeri Türk’ü Şii‘dir...
Anadolu Türkmen‘i Alevi’dir...
Ne sandın?...

“Türk milliyetçisi” denilince aklına sadece Müslüman Sünni mi geliyor?...

“Türk milliyetçiyiz” diyerek kimin ahlakını kime dayatıyorsun?...

Bak kardeşim !...
Dünyada ilk “Türk Derneği”, Macaristan-Budapeşte’de 1908 yılında açıldı.
Üniversitelerde ilk Türkoloji kürsüsü 1870 yılında Budapeşte’de kuruldu...

Macar Türklerini bilir misin?...

Turan fikrinin nereden doğduğunu sanıyorsun?...

Bugün...
Sadece Devlet Bahçeli‘yi bilmekle olmaz...
Gabor Vona‘yı da bileceksin!...
Hâlâ Necip Fazıl mı okuyorsun?...
Oysa Attila Jozsef‘i okumalısın!...
Hadi Yusuf Akçura’yı, Sultan Galiyev’i bildiğini düşüneyim; Turar Rıskulov‘u ya da Ethem Nejat‘ı bilir misin?...

Sahiden “sağ” nedir, “sol” nedir hiç kafa yordun mu?...
Tarihindeki Türk milliyetçi hareketler sömürgeciliğe karşı çıkarken, senin neoliberalizme/ vahşi kapatilizme karşı neden hiç sesin çıkmıyor?...

Evet sen kardeşim!...
“Türk milliyetçileri” adını kullanarak kimin ahlakını kime dayatıyorsun?...

Kızma bana !...

Bak sana bir Türk efsanesini hatırlatayım...
Cengiz Aytmatov’u bilirsin. Kırgız Türk’ü...
Türk birliğinin yılmaz savunucusu. Dünya edebiyatına armağan ettiğimiz Lenin ödüllü usta bir kalem...
1980 yılında yazdığı bir romanı var: “Gün Olur Asra Bedel”.
Okudun mu?...

Kişinin, öz köküne yabancılaşmasını anlatır. Bunu Türk “Mankurt Efsanesi”ne dayandırır.

Şöyle...
Juan-Juan adlı barbar bir toplum, tutsak ettiği kişileri işe yarar köleler haline getirmek için belleklerini silerek “mankurt” haline getirirmiş !...

Bir insanı “mankurt” yapmak istediklerinde bak ne yaparlar:
- Tutsak kişinin saçları iyice kazınır,
- Kafasına devenin boyun derisi gerdirilerek geçirilir,
- Tutsak başını yerlere vurmasın diye bir kütüğe bağlanır,
- Yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye elleri ayakları bağlı olarak ıssız bir yerde sıcak güneş altında dört beş gün aç susuz bırakılır,
- Sıcağın etkisiyle deve derisi büzülür ve bir mengene gibi kafayı sıkıştırır,
- Deve derisinin artık kafa derisiyle bütünleşmeye başlamasıyla kazınan saçlar yeniden uzamaya başlar,
- Fakat, deri kafaya o kadar yapışır ki, zaten sert olan deve derisi sıcağın etkisiyle iyice sertleşir ve uzayan saçlar deriyi delip uzamasına devam edemez,
- Bu nedenle saçlar kafanın dışı yönünde değil, içine doğru uzamaya başlar,
- Sıcaktan büzüşen deve derisinin kafatasına yaptığı baskı ve kafanın içinde ters yönde uzayan saçların kafatasını delip, beyne doğru ilerlemesiyle tutsak kişi büyük acılar çeker,

- Beşinci günün sonunda tutsakların çoğu ölür,
- Sağ kalan tutsak ise zamanla kendine gelir; yiyip içerek gücünü toparlar.
- Ama o artık bir insan değildir; ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan “mankurt” olmuştur.
Artık hafızası yoktur...
Kim olduğunu, hangi soydan geldiğini, anasını, babasını ve çocukluğunu bilmez hale gelir.
Artık düşünemez...

İnsan olduğunun farkında değildir. Ağzı vardır, dili yoktur. Kaçmayı dahi düşünmeyen, hiçbir tehlike arz etmeyen bir köledir sadece. Bilinci, benliği olmadığı için, sadece efendisine boyun eğen bir köle...

Evet... Mankurt, için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmektir...
Akıl yoksunluğunu ifade eden “mankurtlaşma” artık bir kavram olarak kullanılmaktadır...

Anadolu’da “mankafa” derler !...
Kimbilir... Belki de Cengiz Aytmatov “Bozkurtları” uyarmak istemektedir... Anlayana...

***
* Türk Bayrağı’nın yakılmasını, göklerden/direklerden indirilmesini protesto ettin mi?
Hayır!...
* Atatürk heykellerinin parçalanmasını protesto ettin mi?
Hayır!...

* Bu ülkenin parsel parsel özelleştirme adı altında satılmasını protesto ettin mi?
Hayır!...
* Türk kimliğinin-kavramının Anayasa’dan çıkarılmak istenmesini protesto ettin mi?
Hayır!...

* Devlet nişanından, devlet kurumlarından Türkiye Cumhuriyeti ibaresi kaldırılmasını protesto ettin mi?
Hayır!...
* Andımızın kaldırılmasını protesto ettin mi?
Hayır!..

* 23 Nisan gibi, 19 Mayıs gibi milli bayramlarının kaldırılmasını protesto ettin mi?
Hayır!...
* Soma katliamını protesto ettin mi?
Hayır!...

* Doğa katliamlarını protesto ettin mi?
Hayır!...
* Kaçak Sarayı protesto ettin mi? Hayır!...

* Kuzey Irak’ta Türkmenlerin katledilmesini protesto ettin mi? Hayır!...
* Süleyman Şah Türbesi’nden kaçılmasını protesto ettin mi?
Hayır!...
* Ülkenin parçalanma projelerini protesto ettin mi? Hayır!...

Peki neyi protesto ettin?...
Sadece, bu ülkenin yüz akı sanatçısı Bedri Baykam‘ı protesto ettin !...

Beyoğlu Piramid Sanat Galerisi’nde Almanya, Fransa, Japonya ve ABD’den sanatçıların eserlerinin de yer aldığı “Çırılçıplak” başlıklı sergiyi “ahlaki değerlere” aykırı bulup Taksim‘e sokağa çıktın ve “Bizler; Türk Milliyetçileri, Türk İslam Ülkücüleri, Türk Milletinin ahlak değerleri ile ters düşen ve sanat adı altında perdelenmek istenen bu çirkin sergiyi kabul edemeyiz” dedin...

Demek: Türk kavramının yok edilmesi, Türk bayrağının yakılması, Atatürk heykelinin parçalanması, Andımız’ın, ulusal bayramlarımızın kaldırılması, “ahlaki değerlere” uygunmuş ki sesin çıkmadı!...

Türklüğün sadece “bacak arasına” indirgendiğinin farkında değil misin?...

Soner YALÇIN

27 Ocak 2020 Pazartesi

"SARI MELEK" Sabiha Rıfat Gürayman


1945 yılında Anıtkabir inşaatının kontrol mühendisliği kendisine verildiğinde; 
“Ne mutlu ki; Türk kadınına çağdaşlık yolunu açan Atatürk’e olan minnet borcumun bir bölümünü ödeyebileceğim” demişti. 
Adını belki duyanınız vardır..
Sabiha Rıfat Gürayman;
İlk kadın mühendis…
İlk kadın voleybolcu…
İlk “Sarı Melek”…
Manastırlı bir subayın, çok genç yaşta yetim kalan kızı…
Mustafa Kemal’in manevi evlatlarındandı...
Fenerbahçe kadın voleybol takımının kuruluşu 1927’lere dayanır, lakin maç yapacak başka kadın takımı olmadığından kapanır.
Ancak içlerinde bir kız çocuğu vardır ki, erkek arkadaşları ile Yüksek Mühendis Mektebinde oynamaya devam eder.
O kadar başarılıdır ki, onu Fenerbahçe erkek voleybol takımına alırlar. Fenerbahçe voleybol takımı, 1929 yılı İstanbul şampiyonluğunu; beş erkek, bir kadın oyuncu ile kazanır.
Beşiktaş ikinci, Galatasaray üçüncü olur. 
Bu kızın adı, Sabiha Rıfat Gürayman’dır.
Fenerbahçe taraftarları O’na “Uçan Parmaklar” ismini takar.
Özetle ilk “Sarı Melek” dir; “O”..
Aynı zamanda Atatürk’ün izniyle Yüksek Mühendis Mektebine (İTÜ) alınan, ilk kadın mühendis…
Mezun olduktan sonra Ankara’ya atanır. Uzmanlık alanı köprü yapımıdır. 
Ankara Beypazarı yolundaki köprü, o dönem için zorlu bir projedir.
Sabiha Rıfat üstesinden gelir.
Köprü bugün, “Kız Köprüsü” adı ile anılır.
Hani; “Uçan parmaklardan, Sarı meleklere” uzanan bir köprü…
Zor kurulmuştur, çok zor yıkılır..
Hiç çocuğu olmayan Sabiha Rıfat, şehit çocuklarının okuması gerektiğini düşünmüştü. Bu yüzden de çalışma hayatında elde ettiği tüm servetini İstanbul Teknik Üniversitesi Vakfı'na ve Fevzi Akkaya Temel Eğitim Vakfı'na bağışlamıştı. Bu vakıflar aracılığıyla burslar vererek birçok şehit çocuğunun eğitim masraflarını karşıladı. 
Cumhuriyet devrimlerinin ve Atatürk gençliğinin münevver evladı Sabiha Rıfat Gürayman Hanım’ı 4 Ocak 2003 tarihinde kaybettik.
Bayraklı Doğançay mezarlığında ebedi uykusundadır şimdi..
Rahmet ve minnetle anıyoruz..

Dr. Ferruhru Parsa

8 Mayıs 1980'de İran'da idam edilen doktor Ferruhru Parsa'nın idam edilmeden önce hapisanede yazdığı son mektubundan:

"Ben bir doktorum, bu yüzden ölümden korkmuyorum ve ölüm sadece bir an uzaktır, ölümden öte yol yoktur ve ben zorla kara çarşaf altında utanç içinde yaşamaktansa ölüme kollarımı açarım. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir erkeklerle kadınlar arasındaki eşitlik uğruna savaştığım için pişmanlık duymamı bekleyenlere boyun eğmeyeceğim. Şimdi hiç kimsenin önünde diz çökmeyeceğim, boyun eğmeyeceğim! Ben kara çarşaf giyecek ve tarihte geri adım atacak değilim."

21 Ocak 2020 Salı

Pierre LOTİ

O bir deniz subayı idi. Osmanlı sosyetesinin gözdesi ve 1870'i yıllarda  hakkında  sürekli haberler çıkan bir ünlüydü. Öyle ki, İstanbullu hanımlar onu izletmek için özel hafiyeler bile tutmuşlardı. 

Bu yakışıklı deniz subayı Fransız'dı ve mesleği gereği,  dünyanın bir çok ülkesini gezdi. Ancak, Türkiye onun için bir başka ülkeydi. Asıl adı Julien Viaud olan yazar ilk kez asteğmen olarak Jean Bart gemisiyle çıktığı uygulama gezisinde Türk topraklarına ayak basar ve 20-25 Şubat 1870 tarihinde İzmir limanına demir atar. 

İri yeşil gözlü Çerkez kızı Aziyade'ye öyle aşık olur ki, daha sonra kocasıyla İstanbul'a yerleşecek olan sevgilisini unutamaz. Dünyayı dolaşsa bile İstanbul'daki aşkı onu çeker ve 1877 yılının mart ayında Beyoğlu'nda bir otelde kaldıktan sonra aynı semtim tenha bir yerinde  ev tutar. Bu ev Haliç'e bakar.  Türkçe dersleri alır ve giderek doğunun yaşam biçimine alışır ve artık bir Türk gibi yaşama adım atar. 

Gittiği bir çok ülkenin padişah, kral ve kraliçelerince ağırlanır ve saraylarında konaklar. Gün geçtikçe yazarlık ünü dünyanın her yerine yayılır ve ilk yapıtı Aziyade'yi 1879 yılında çıkartır. Romanı pek ilgi uyandırmaz. Bir yıl sonra La Mariage de Loti ile dünya edebiyatında ilgi görür ve eseri ile ünlenir. Üçüncü romanı Le Romand'un Spahi de Pierre LOTİ  imzasını kullanarak eserler vermeye devam eder. 

Şu sıralar onun 2000 yılında Cumhuriyet Gazetesinden çıkan "Doğudaki Hayalet" romanını okuyorum.  Yazar bu romanında Yaşlı Abeddin'in dört karısından birisi olan 18 yaşındaki   Aziyade'ye aşık olur. Onu  görmek için 10 yıl sonra tekrar geldiği İstanbul'da sevgilisinin izini sürer. Her şeye razıdır. İster ölüsü, ister canlısını bulmak için çaba harcar ve sonunda aramaları  Aziyade'nin Topkapı'daki mezarlığında son bulur.

Renkli kişiliği olan Pierre LOTİ'nin,  Türkiye sevdalısı olmasına Türkiye kayıtsız kalmaz ve onun adına  Eyüp İlçesinde  Haliç'e karşı şehrin ayaklar altında olduğu bir tepeye adı verilir. Pierre Loti Tepesi adını alacak  bu tepeye ünlü yazar sevdiğini görmek için zaman zaman gelirdi. 

Yaşamış olsaydı,  şu günlerde tartışılan Kanal İstanbul ile ilgili neler yazar diye düşünürken,  okuduğum kitabından bir bölümü aktarayım, ne diyeceğini tahmin edersiniz.

"Aman Tanrım, yazık her şeyi değiştirmişler, ne benim o çok eski evim ne de çevresindeki öbür iki üç ev yok yerinde! Bu yıkımı hiç tahmin etmemiştim.  Yüreğim daha da daralıyor. Türk hayatı yaşadığım günleri kuşatan o çerçeve ve sonsuzluğa dek yok edilmiş. -Bu durum her şeyi geriye, daha silinmiş bir uzaklığa itiyor."

Ertuğrul Erdoğan

20 Ocak 2020 Pazartesi

TRAKAİ



"Atatürk'e büyük adam diyoruz ya sahiden öyle.... Onun büyüklüğü karşısında saygı ile selam duruyorum.

ve buna bir örnek daha...

Bu fotoğraf Trakai diye bir göl köyü.

7-8 bin civarı nüfusu var. Litvanya'da... Haritadan bakıldığında, Türk ve Müslüman dünyasıyla pek alakası olmayan bir yer...

Orada 600 yıldır yaşayan Karay Türkleri var.
   Tarihi belirgin özellikleri ise bu topluluk Kuman  Türk'ü olup, Musevi inancı(yahudi değil) benimsemiş Hazar devleti vatandaşlarıdır. 

Büyük Litvanya Kralı Vytautas, Kuman soyundan gelen Kırım Türklerini toprak verip bölgeye yerleştirmiş. Ahali o günden bu güne kültürünü, dilini ve kendine has yaşantısını sürdürmüş.

Atatürk'le ilgisi ise düşündürücü...

Karaylar o bölgede asırlarca kalmış ama ne Osmanlı ne de başkalarının bunlardan haberi yok.

Ufak bir topluluk, uzak bir coğrafya eee haliyle kimsenin umrunda değiller...

Prof. Oktay Sinanoğlu 1970'lerde Atom fiziğiyle alakalı bir toplantı için Litvanya'ya gidiyor. Profesör olan arkadaşı Yutsis, kendisini "ilgisini çeker" diye Trakai'ye götürüyor.

Köyün ihtiyar meclisinin başı olan aksakallı bir adamla uzun uzun konuşmuşlar.

Hemde Türkçe...

Aksakallı, şöyle diyor:

"Sizin Atatürk'ünüz zamanında Türkiye'den O'nun gönderdiği elçiler gelir, bize Türkçe dergiler, kitaplar getirirdi. Atatürk vefat etti, Türkiye'den ses seda kesildi. Size ne oldu?"

Cevap verirsek?!!

ATATÜRK ölünce, Türkler uyudu..

ATATÜRK ölünce, Azınlıklar hortladı..

ATATÜRK ölünce, Devşirmeler türedi..

ATATÜRK ölünce, Meclisi azınlıklar, devşirmeler kapladı..

ATATÜRK ölünce, TÜRK IRKI kendini unuttu..

ATATÜRK ölünce, Ülke çatırdamaya başladı..

Ama Hala TÜRK MİLLETİ Uyanamıyor, Kendine gelemiyor..

İ. Özalp'dan.

19 Ocak 2020 Pazar

Uzakları gören bu aleti saklayın

Ordularımız Arap ihanetiyle o topraklardan  çekilirken, çöl eşkıyaları yakalayıp soydukları Türk yüzbaşısının dürbününü işe yaramaz düşüncesiyle kendisine iade ederler. 
 Yüzbaşı, "hayır" der ve ekler: 
"Uzakları gören bu aleti saklayın!...
İleride Türk askerinin çarığını arayacaksınız!..."

TARİH TÜRKLERLE BAŞLAR

"Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yapılan kazılarda  çıkan kemiklerin DNA analizleri şaşırtıcı gerçekleri ortaya koyuyor. 

Herodot tarihi der ki;
M.Ö.625 yılında Zile yakınlarında Pers ordusu bir hile ile Saka/iskit ordusunu(Alper Tunga'yı) yenene kadar tüm Anadolu"ya Saka'lar hakimdi.
Saka'lar MÖ. 5. Yy.da Altından elbise yaparken, o tarihte ne Rus vardı, ne Alman ne de Fransız vardı. 

Biraz daha geriye gidelim...
Sümerlere( yani orta asyali Kengerler)
Turukku'ya,  "Türk" Turku krallığına gidelim...

Çünkü Anadolu medeniyetini kuranların eski Yunan Medeniyeti olduğu tezi bize yıllardır yutturulmustu ya....  biraz öfkeliyiz bu tarihi yalanlara karşı!

Iste, şimdilerde dünya çapında Arkeoloji Profösörleri topraktan çıkardıkları kemiklerin Dna'larıyla o yöredeki köylülerin DNA'larını karşılaşınca şok geciriyorlar.. çünkü Dna'ları yüzde 97 uyumlu.  

Örneğin; antik Burdur -İsparta tarihi Aglasun kazılarından...
Burdur ve Isparta'da ki SAGALASSOS uygarlığı da Ön-Türk uygarlığı çıktı.
Belçika LEUVEN Katolik üniversitesi'nden Prof.Dr. Matc WAELKENS, Ağlasun kasabasında yaptığı kazılar esnasında ortaya çıkan kemiklerin DNA’sını köylülerle karsılaştırınca şok oldu. Toprak altından çıkan 6-8 bin yıl öncesinin kemikleriyle çalıştırdığı işçi-köylülerin dna'sı yüzde 97 aynı çıktı) yani onlar da Ön-Türklerin bir kolu olan SAGALASSOS çıktı.

Frigya'si da boyle Yazilitaşı da böyle,
Urartu'su da böyle Hitit' i de boyle...
Eskiden Batılı Arkeolog"lar buluntuları çalıp çırpıp ülkelerine kaçırıp, Anadolu tarihini uyduruk Helen diye bize kakalasalar da bizimkiler de aksini ispat etmeyi başarıyor hele şükür... 
buna bir örnek de Assos;
Assos"u kuranlar da Ön-Türklerin bir kolu Lelegler ve Pelasglar çıktı....

Ey Atatürk sen ne büyuk adam çıkıyorsun her geçen gün böyle...
Teee Alacahöyük kazılarını yaptırdığında bunları söylemiştin, sana inanmayanlar utansın! 
Kemalist tarih tezi diye küçümseyip kenara atılan "Türk Tarih Tezinin Ana Hatları" kitabını okullardan kaldırtanlar utansın!... 

Anadolu uygarlığını eski Yunan'ın kurduğu tezi bize  yutturuldu demiştik!
Oysa Helenlerin bile 3/4'ü  Ön-Türk çıktı.
Ön-Türk Pelasglar ile Kuzey Batı Avrupa topluluğu olan Dorların karışımından oluşmuş Helenler.
Daha sonra da bu karışıma diğer Ön-Türk halkları Traklar ve Mekadonlar eklenmişti.

Sırada ne var? 
Tabi ki Göbeklitepe Ön-Türk uygarlığıyla, Turukku krallığı ve yine Urumiye deki Urmu teorisini de ögreteceğiz halkımıza... 

S.N Kramer ile Prof. Osman Nedim Turan hoca,
Sümerce'deki  950 kelimenin kokeni Türkçedir dedi veeee  batıda ki diyaspora tarihcileri sus pus oldular....
Ahh bu kelimeler Türkçe degilde, örnegin; Yunanca yada Ermenice çıksaydıııı....
o zaman dünyayı ayağa kaldırırlardı...
Anladınız sebebini de değil mi?... 

Sonuç: Bugün Hun/Macarlardan,
Almanlara, İtalyanlardan(Etruksler=Ön-Türklerin bir kolu), İspanyol'a, hatta İngiliz ve İskoclara kadar neredeyse tüm batı tarihini Sakalara /Iskitlere bağlama telaşında....
Hemen hepsi  köklerini  Azerbaycan'in Gobulistanına, Albania'sina, Gabanasına ve daha kuzeyine  bağlamaya basladı...çünkü biraz geri gidince tarihleri kökleri olmadığını öğrendiler.

Antik Yunan tanrılarının bile Mısırdan çalıntı olduğunu öğrendiler.(bunu ilk kez Herodot da demişti ama her ne hikmetse unutmuslardı...) Batı artık "Kara Atena" yı yazdı...
tarihi ile yüzlesip köklerini Türklere bağlıyor....

Bu aslında iyi bir şeydir,
ticari açıdan da tarihi bir firsat olabilir. İs bilenin demiş atalarımiz...
Artık Turklüğümüzle Atatürk gibi gurur duyabileceğiz, tabi Atalar kültüne inanan bizim gibi  köklü hissiyati olanlar duyacak... "

17 Ocak 2020 Cuma

SU ÜSTÜNDE YÜRÜYEN ADAM

Hayal gücü yüksek, azimli ve sıra dışı insanlardan biri...

24 Ağustos 1961...Yüzbaşı Hülagü, Beylerbeyi Deniz Astsubay Hazırlama Okulu havuzunda Boğaz’ı yürüyerek geçme antrenmanlarında...

Kendi buluşu olan su ayakkabıları ile İstanbul Boğazı’nı yürüyerek geçen Deniz Yüzbaşı Attila Hülagü, bu kez Avrupa ile Afrika’yı ayıran Cebelitarık Boğazı’nı geçmek için çalışmalar yapıyor. 
Yüzbaşı Attila Hülagü, sonra üç fizik kanununu göz önüne alarak bir taslak çizmiş. Bu taslağı çizerken de, meşhur Arşimet Kanunu ile denge ve direnç kanunlarından faydalanmış. Sıra ayakkabıların yapımına gelmiş. Bir tenekeciye gitmiş. «Bana» demiş «İçi boş, gemi gibi iki ayakkabı yapacaksın. Ayak sokmak için iki delik açacaksın. Alüminyum plakayı yirmiye böleceksin. On parçasını birinin, on parçasını ötekinin altına dizeceksin»

Sonunda malzemesi, yapım ücreti dahil, 175 liraya dilediği gibi bir çift su ayakkabısına kavuşmuş. 
Ayakkabının boyutları şöyle: Boy 152, en 20, derinlik 25 santim. Alüminyum plakaların faydası ise, yürüyüşü kolaylaştırmak. «Padıl» denilen plakalar ayak basınca açılıyor, kaldırınca kapanıyor! 
Yüzbaşı Hülagü, önce Beylerbeyi Astsubay Hazırlama Okulu havuzunda yürüyüş antrenmanlarına başlamış. Tam 7 defa Boğaz’ı geçmeyi denemiş. Başarabileceğini aklı kesince, gazetelere haber uçurmuş, «Yarın Boğaz’ı yürüyerek geçeceğim» demiş. Kendine bir rota çizmiş. Boğaz'ın en dar yeri, 740 metre imiş. Ancak, rotaya göre bu 2 bin 200 metre olmuş. 
Baltalimanından çıkmış, kuzeye yönelmiş, akıntıya karşı koymuş, sonunda Küçüksu’ya ulaşmış. Bu 2 bin 200 metrelik yolu da, tam 4 bin 452 adımda aşmış. 
Buluşun, deniz piyadelerine çok fayda sağlayacağını ileri sürüyor. Tabii, biçimi değiştirilip kullanışlı bir duruma sokulursa… Kanunlara aykırı olmamak üzere pabuçların biçimini değiştirmeyi, küçültmeyi tasarlıyor. Yeni ayakkabıları ile bir süre antrenman yapacak, sonra Avrupa ile Asya’yı arasındaki su yolunu yürüyerek aşan bir insanın gönül rahatlığı içinde, Avrupa ile Afrika’yı ayıran Cebelitarık Boğazı’nı geçmeyi deneyecek.

Attila Hülagü bu konuda diyor ki: “Cebelitarık, akıntısı az bir boğazdır. Gerçi en dar yeri, İstanbul Boğazı’ndan 27 kat geniştir. Cebelitarık Boğazı’nı 30 bin 354 adımda ve 6,5 saatte geçeceğimi sanıyorum."

15 Ocak 2020 Çarşamba

Düzce Belediye Başkanı MHP'li Birol Şahin, Kadın Voleybol Takımı için; "Vücut hatlarınızı belli edeceksiniz, sonra sevineceksiniz."

TAMAMINI OKUMANIZI TAVSIYE EDERİM
Merhaba yobazlar.. bakın şimdi nasıl vajina konusundan girip sizin beyin yapınızdan çıkıyorum.. 🙂

Bildiğiniz gibi çiçeklerle bezenmiş yerde vajina var.. hani şu sizin namus kavramını yüklediğiniz organ.. hani şu ilk cinsel ilişkide mutlaka ama mutlaka kanaması gereken organ yahu.. hâlâ anlamıyorsan kızlık zarından bahsediyoruz.. hani şu senin "evlilik çağına gelene kadar birçok kızla yatıp kalkayım ama evleneceğim kız bakire olsun" diyerek 'kanayacak kanamayacak' derdine düştüğün organ var ya, hah ondan bahsetmeye çalışıyorum.. hani bazıları esnek oluyor yırtılmıyor, bazıları hiç olmuyor ve zaten yırtılamıyor ya o organ işte.. ne bilim belkide senin pipi ufak geliyor, ondan yırtılmıyor.. 🙂 olur mu olur..

Bak yobazcığım.. bütün ahlaki değerleri sığdırmaya çalıştığın o vajina ve kızlık zarı var ya anne karnındaki bebeğin soyunu devam ettirebilmesi için doğanın aldığı bir önlem.. Yani dış dünyanın mikroplarının karın içindeki steril dokulara ulaşmaması için. Eğer kızlık zarı olmasaydı, çişini kakasını altına yapan ya da farkında olmadan parmağını vajinasına sokan bir çocuğun vajinasından giren mikroplar karın zarına kolayca ulaşır ve bütün kız çocukları daha ergenlik çağına bile gelmeden, çocuk yaşta ölürlerdi.

Sevgili yobaz.. 
Vajina namus değildir.. ama bu demek değildir ki oraya herkes girip çıkabilir.. haşa öyle bir şey demiyoruz.. herkes namusunu kendi taşır.. mesela g*tüne salatalık sokan imam namussuzdur.. 11 yaşındaki çocukla cinsellik düşünen imam namussuzdur.. hatta 45 çocuğa tecavüz eden, edilmesine ses çıkarmayan, bir kereden birşey olmaz diyen herkes namussuzdur. (Sanırım senden bahsediyoruz) Etek giyen herkesi yollu sanmak, şort giyen herkesi, herkesle yatacak sanmak, başı açık herkesi tahrik edici görmekde namussuzluktur sevgili yobaz efendi..

Kızlık zarı ve vajina konusuna dönecek olursak yobazcığım; kızlık zarına verdiğin önemi çocuk gelişimi ve beyin gelişimine vermiş olsaydın ortaçağ masallarının değilde bilim ve teknolojinin önemini konuşuyor tartışıyor olurduk.. ve uğruna cinayetler işlenen küçük bir et parçası bu denli önemli hale gelmezdi.. Kızlık zarı yada vajina namus değil.. Bacak arasında kalan hiçbir organ namus değil.. Namus nedir biliyor musun yobaz oğlu yobaz; Namus, kadın vücuduna saygılı olmaktır.. 20 yaş altı kız çocuklarına cinsel dürtü hissetmemektir.. Kadını kara bir çuvalın içine hapsetmemektir.. Açık her kadını or*sbu sanmamaktır.. Namussuzluk mu arıyorsun; sünnettir diye küçücük çocukları eş olarak görebilenlere bak.. hatta aynaya bile bakabilirsin illede bir namussuz arıyorsan.. hiç kadın hakları yürüyüşünde görmedim seni, o yüzden aynaya bak.. Ne görüyorsun?? Kendini mi?? Hah işte namussuz o aynadaki..

Şunu merak ediyorum;
Eşinin ilk erkeği olmak istiyorsun,
Eşinin, kendini sana saklamasını bekliyorsun..

Peki sen;
Kendini eşine saklıyor musun??
Eşin senin için ilk kadın mı??

(Umarım iletideki görselden tahrik olmamışsındır.)

10 Ocak 2020 Cuma

AHMET ŞERİF İZGÖREN KİMDİR?

1965 yılında İzmir’de doğdu. Kuleli Askeri Lisesi’nin ardından 1987’de Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dil Bilimi bölümünden mezun oldu. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde üsteğmen rütbesine kadar görev yapan İzgören, 1991 yılında TSK’ dan istifa ederek ayrıldı. Ankara Üniversitesi TÖMER’in Bursa’daki kurucu müdürlüğünü yaptı, daha sonra özel sektörde iki şirkette genel müdürlük görevlerinde bulundu. 1996 yılında Academy Internatıonal’ı kurdu. 1998-2003 yılları arasında, İngiltere’deki Northampton Üniversitesi Sunley Management Center’la iş birliği projesini yürüttü, 2001 yılında, bir yıl KKTC’de Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde öğretim üyeliği görevinde bulundu. İzgören, İngiltere, Danimarka, Almanya, Avusturya gibi ülkeler de dâhil olmak üzere 2000’i aşkın eğitim ve seminer verdi. Türkiye Uğur Böcekleri Projesi’nin kurucu liderliğini yaptı. Projenin amacı dürüstlük, iş kalitesi, girişimcilik değerleriyle birlikte hoşgörü ve yurt sevgisi ilkelerini yaymaktır. Projeye katılan gençler aldıkları eğitim sonrası Çocuk Esirgeme Kurumları, ceza evleri, ilköğretim okulları ile Anadolu’nun birçok kasaba ve köyünde 150.000’i aşkın vatandaşımıza ücretsiz eğitimler verilmiştir. Türkiye Uğur Böcekleri Projesi kapsamında Ahmet Şerif İZGÖREN’ de gönüllü bir uğur böceğidir. Ayrıca yayımlanmış yirmi iki kitabı vardır.

BEN BİR CEVİZ AĞACIYIM GÜLHANE PARKINDA


Nazım Hikmet Gülhane parkında ceviz ağacının altında Piraye'yle buluşmak için randevulaşmıştır. Piraye’yi beklerken birden polis gelir ve Nazım polise görünmemek için ceviz ağacına çıkar. Aksilik ya Piraye’de o an gelir bakar bakar ama Nazım' ı bulamaz. Nazım ağaçtan ne inebilir ne de seslenebilir.
Aranıyor malum o zaman...
Polis gitmek bilmemektedir. Piraye bekler ama boşa. Ve Nazım Hikmet kağıdı kalemi çıkarır şunları yazar:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında.”

İşte Cem Karaca’nın nev-i şahsına münhasır tarzıyla sevdirdiği ve milyonlara söylettiği Nazım Hikmet şiirinin hikayesi......
https://m.youtube.com/watch?feature=youtu.be&v=cyrFp5uRR-Y#dialog

9 Ocak 2020 Perşembe

7 Ocak 2020 Salı

GÖNÜLLÜ TİYATROCU: TURGAY TANÜLKÜ

7 yıl kalacağı cezaevine girdiğinde henüz 18 yaşındaydı. Üzülmesinler diye ailesine Almanya'ya gittiği söylenmişti. Bu yüzden hiç ziyaretçisi de yoktu. Koğuştaki diğer mahkumları eğlendirmek için fıkraları canlandırıyor, kendince tiyatrolar oynuyordu. 25 yaşına geldiğinde suçsuz olduğu anlaşıldı ve siyasi düşünceleri nedeniyle girdiği cezaevinden "Bir gün buraya tekrar geleceğim" diyerek çıktı. 1 yıl dolmadan "Gönüllü Tiyatrocu" olarak geri döndü ve cezaevlerinde tiyatrolar oynamaya başladı. İçeride gördüğü işkenceler yüzünden artık hiçbir zaman çocuk sahibi olamayacaktı. O da tiyatro sayesinde tanıştığı mahkumların, dışarıda anasız babasız kalan çocuklarını sahiplenmeyi düşündü. Çünkü bu çocukların sokağa ve suça yönelmeye meyilli olduklarını fark etmişti. Önce o çocukları okutmakla başladı işe, sonra ihtiyaçlarını karşıladı ve evlerine erzak aldı. Çocukların sayısı giderek artınca tiyatrodan kazandığı para bunları karşılamadı ve o da pazarlarda limon, naylon torba ve çay sattı.
Evet, okuduğunuz bu hikayede bahsettiğimiz kişi hepimizin oynadığı dizi ve filmlerden bildiği oyuncu Turgay Tanülkü'ydü.
Toplamda 26 çocuğu evlat edinen Tanülkü'nün şimdilerde 11 çocuğu okullarından mezun olup yuvalarını bile kurdu. 8 tane de torunu olan ünlü oyuncu Uluslarası İyilik Ödülü ile de ödüllendirildi.
Sokaklarda kaybolmak üzere olan çocukları okutup, karanlık dünyalarından çekip çıkardığı ve en önemlisi de bunu yıllardır hiç reklam malzemesi olarak kullanmadığı için Turgay Tanülkü'yü alkışlıyoruz👏
ALINTIDIR

5 Ocak 2020 Pazar

AÇLIKTAN İNTİHAR EDEN 20 YAŞİNDAKİ SİBEL ÜNLİ İÇİN

SİBEL ÜNLİ'İÇİN;


İstanbul Üniversitesi Emek Gençliği sosyal medya hesabından şu paylaşımı yaptı: 

"Üniversite öğrencisi olarak bizleri çalışmak zorunda bırakan, gençliği psikolojik bunalımlara ve depresyona sürükleyen şey, tam da içinde bulunduğumuz kapitalist sistem ve onun gençliğin yaşamını geleceksizlik çemberiyle sarmasıdır.

Bu çemberi; kapitalizmin gençliğe sunduğu açlığı, işsizliği, geleceksizliği ancak örgütlü mücadeleyle kırabiliriz."

MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ'DAN ACI BİR ÇIĞLIK: HEY VURDUM DUYMAZLAR!


Yazı 2016 yılından alıntıdır.
Sabancılar, Koçlar, Holdingler, Üniversiteler, Sendikalar, lar, ler...

Siz bu memlekette yaşamıyorsunuz galiba.Hiç sesiniz çıkmıyor! Demokrasi diyorsunuz, ama onun gereklerini yerine getirmiyorsunuz!
-Ülke özelleştirme lafı ile parti parti satıldı ve satılıyor. Ses yok! 
-10 yıl önce sonu gelen terör, şehirlere indi, her gün en az birkaç şehit veriyoruz.İçimiz kan ağlıyor. Kadınlar çocuklar ağlıyor. Uçaklar, roketatarlarla yüz binlerce masrafa karşılık 10-20 terörist öldürüldüğü ile övünülüyor. Aldıran yok!
- Cephanelikte büyük patlama oluyor; 25 askerimiz ölüyor. Sebebi bir türlü açıklanamıyor. Soran yok!
- Yepyeni bir eğitim programı başlıyor, küçücük çocuklar okula alnıp ilk hedefin Arapça ve kuran öğrenmek olduğu söyleniyor. Vatan, millet, bilim hepsi bir tarafa atılıyor. Sonunu düşünen yok!
- Bir çok bilim adamlarımız, değerli komutanlarımız, gazetecilerimiz suçsuz olarak yıllarca hapislerde yatıyor.Vicdan yok!
- Ülkemize sığınmacı olarak Suriye’den, Libya’dan eli silahlı insanlar getiriliyor ve bunlar ülkemizde eğitiliyor. Gören yok!
- Komşumuz Suriye’ye savaş eşiğindeyiz. Fark eden yok!
- Büyük bir iç savaşa doğru dolu dizgin gidiyoruz. Korkan yok!
Bakıyorum hiç birinizin umurunda değil. Hepinizin gözünü para bürümüş, gelmekte olan tehlikenin farkında değilsiniz. 90 yıl önce Cumhuriyet ile elde ettiklerimizin bir bir elden gittiğini, onlar sayesinde bu günkü saltanatınızı sürdüğünüzü görmüyorsunuz. Her gün yalanla dolanla konuşan, önüne gelene en ağır lafları söylemeye çekinmeyen , ona karşılık kendisinin demokrat olduğunu söyleyen bir devlet başkanına demokrasi gereği neden karşı çıkmıyorsunuz? Bu ülkeye gelecek her kötülükte hepinizin payı var, untmayın! Bu gemide hepimiz varız. Nasıl böyle sessiz kalıyorsunuz? Yazık olacak bu güzel ülkeye ve bu dinle uyutulan, her türlü sömürüye katlanan güzel halkımıza! 
98 yaşındayım ve ömrümün şu son günlerini, yapılan o eşsiz devrimimizin bir takım dinden, paradan yarar sağlayanlar, gavur dediklerinin ekmeği ile beslenenler tarafından içine edildiğini görerek, içim yanarak, yüreğim kan ağlayarak geçiriyorum. Bu günleri de çok çok arayacaksınız, haberiniz olsun!

KAÇ KAÇ OLAYI KAHRAMANI; Şeyh Cemil NARDALI kimdir?

Önde bej renkli takım elbiseli Atatürk'ün yanındaki yiğit adam Şıh Cemil...


Adana baştan başa kan kokuyordu.

Abidin paşa caddesinde tepebağa çıkan ve Ağba Palasa yakın olan, gerek eski adıyla Tan Sinemasının hemen yanındaki sokakta bulunan kilise avlusundaki Zangoç’un evi buna uygun görülmüş ve bütün vahşetli eylemler burada gerçekleştirilmiştir.

Dehşet olsun diye insanların (Türk Müslümanların) boyunları testerelerle kesiliyor, canlı canlı parçalar çengellere geçiriliyor, vücutlarından canlı canlı parçalar alınıyor ve kanları kiliseden dışarıya açılan bir kanalla Abidin Paşa’ya oradan küçük saat’e akıtılıyordu. Kadın erkek, çoluk çocuk, genç yaşlı demeden öldürülüyordu. Normalde mabed olan kilise avlusu adeta bir cesetler deposu ve mezarlığı durumuna getirilmişti. İnsan kasabı Ermenilerin esprileri bile ürperticiydi : ”Agop ne kadar çiğ köftelik istiyorsun. Ya sen Sarkis ağa sucukluk mu yoksa pastırmalıkmı istiyorsun?” . Bu ürpertici vahşi esprilerle kasap çengellerine geçirilen Türk çocuklarının vücutları, ölüm sırasını bekleyen diğer masumların gözü önünde parçalanıyor ve işkence metotlarının en ağırı uygulanıyordu.

Bunu yapmakla 31 mart vakasının hemen ertesi günü ( 1905) Adana’da yine kendilerinin çıkardıkları, fakat başaramadıkları İgtişaşta ölen Ermenilerin intikamınıda almış oluyorlardı.

Fransa bu vahşetin hamisi, İngiltere ise seyirci rolündedir. Hami ve seyirci, garp dünyasının bu iki lideri için Adana faciası müebbet bir leke olarak tarihe geçecekti. Candan kandan daha pahalı bir şey vardır. O da; onun değerini bilenler için gününü gün etmek yerine onurlu yaşamak isteyenler için yüce ve pahası biçilmez olan Namus olayıdır. Artık bıçak kemiğe dayanmış, onu aşmış ve iliğe varmıştı. Bu nedenle insanların zihinlerinde büyük bir yer etmiş bizim kuşaklara o günü yaşayanların unutamadıkları ve tarihe “Kaç Kaç” adıyla geçen durum kaçınılmaz olmuştu. Kaç kaç’ın tek yolu ise Obalar Yolu'ydu.Diğer yandan Mustafa Kemal’ in Pozantı’da(Bozantı) yapacağı kongreye gidebilmenin tek bir yolu vardı oda; Obalar Yolu idi. Şimdiki adı ile (AKKAPI)
Gün 5 ağustos 1920 bugün makus talihin yenilenmesi için, iyi yarınlar için Çukurova Halkının toplanacağı bir gündü. Bu nedenle insanlar Pozantı’ ya Obalar yolundan Şeyh (Şıh) Cemil’in güvenli desteği ile kongreye ulaştırıldılar. Mustafa Kemal’ in yanında Fevzi ÇAKMAK’ ta bulunuyordu buda Pozantı kongresinin ciddiyetini dahada büyütüyor ve genişletiyordu. Onun için obalardan buraya varabilmenin heyecanı doruk noktada idi.

Kaç Kaç’ ta kaçan 80 bin Müslüman Türk’e kucak açan ve onları kurtaran, himaye eden bunun yanında Fransız mekanize birliklerini ve Ermeni Lejyon birliklerini durduran ve geri püskürten tek isim olarak şehir savaşını başlatan Mustafa Kemal’in güvendiği isim Şeyh (Şıh) Cemil vardı.

KAÇ KAÇ

1789’da patlak veren 1870 tarihine kadar 81 yıl süren Fransa ihtilalinde bu kanlı oyuna itilmiş olan Fransız halkına askerleri önce kaç kaç diyerek kaçmaya teşvik suretiyle herkesin kaçmasını kolaylaştırıyor, sonrada arkadan açılan sürekli ateşle savunmasız halkı öldürüyorlardı. İşte Adana kaç kaç faciasıda Fransa büyük ihtilalindeki “Kaç Kaç” dramıyla aynıydı. Aynı dram Adana’da oynanıyordu.Kaç Kaç günü Adanalılara kaç kaç deniliyor ve insanların arkasından tüfeklerini ateşleyen sömürge askerleri Müslümanlara kurşun yağdırıyorlardı.

Bu planın baş aktörü doğu birinci tümen komutanı General Düfyo idi.

ŞİDDETLİ ÇARPIŞMALARA HAZIRLIK
10 Temmuz 1920’nin uğursuz Cumartesi günü...Temmuzun nemli sıcağına kan ve barutun ağır kokusu sinmiş. Nefes almak o kadar zorlaşmıştı ki...Bütün Adana ayaktaydı.Tarihlerde bu gün için ayrı bir sayfa açıldı ve adına KAÇ KAÇ denildi.

İşgalin başladığı 18 Aralık 1918 Çarşamba gününden bu güne, esaretin getirdiği acıya ve zulme dayanmaya çalışan Adanalılar, Fransızların desteğinde son zamanlarda azgınlaşan Ermeni çetebaşı ŞİŞMANYAN’a bağlı militanların saldırılarından kurtulmanın telaşındaydılar. Fransızlar ve Ermeni militanlar o günlerde saldırılarını arttırmış, bu yetmezmiş gibi büyük bir katliamın hazırlığına başlamışlardı.

Ünlü MENİL TABURU’nun 26 Mayıs günkü yenilgisini bir türlü hazmedemiyordu Fransızlar.
Fransız İşgal Valisi Bremond ve Doğu Ordusu 1. Tümen Kumandanı General Duffieux (Düfyö), 26 Mayıs günü Pozantı’nın Karboğazı’ndaki çatışmada ellerindeki modern silahlara rağmen Hasan KARAAFAT’ın 40 kişilik Kuvva-i Milliye güçlerine yenilen MENİL Taburu tutuşuyorlardı.

Evet, bu yenilginin intikamı mutlaka alınmalıydı. Kuvva-i Milliye’ye bağlı küçük küçük gruplara bile güçleri yetmeyen modern donanımlı Fransız askerleri ve onların güdümündeki Ermeni çeteleri bu kez halka yöneldiler. Kadınlara, kızlara, küçük çocuklara, eli silah tutmayan yaşlılara saldırıyor, yakaladıklarını süngülüyor, ya da günümüzde Merkez Bankası olan yerdeki Şişmanyan’ın karargahının bulunduğu Kiliseye götürüp burada işkenceden geçirdikten sonra katlediyorlardı....

Fransızlar intikam ateşi ile yanarken, Ermeniler de, sürekli uyguladıkları şiddet ve baskı ile Müslüman çoğunluğu kentten kaçırıp, mallarına el koymak, yapılacak bir plebisitle (Halk oylaması) de Adana’nın bir Ermeni Kenti olduğunu Dünyaya kanıtlamanın gayreti içindeydiler. 10 Temmuz 1920 günü kentte başlatılan dehşet dolu saatler bu planın uygulamasıydı. Kentin çeşitli stratejik yerlerine yerleştirilen Fransız askerleri ile Ermeni militanlar Türk mahallelerini sürekli taciz ateşine tutarken, uçaklarla da bu mahallelere ve güneydeki obalara çivili bombalar yağdırıyor sonra da mitralyözle tarıyorlardı. Ortalık kan ve barut kokuyordu. Sokaklar ceset ve yaralılarla doluydu...

10 Temmuz 1920’de; sabahleyin iki saat kadar süren silah atışları sonrasında Türkler, koltuklarında küçük birer bohça ile OBA yönüne akına başladılar.

Cemil Efendi ve emrindeki kuvvetler Güney bölgesini ilk günden beri İŞGAL’ın dışında tutmayı başarmış, burada gerçekten büyük ve geniş bir GÜVENLİK bölgesi oluşturmuşlardı.
10 Temmuz günü KAÇ KAÇ’a katılan sivil halkın büyük umudu oldu Şeyh Cemil Efendi. Evini, işyerini, çiftliğini terk eden binlerce Adanalı güneye, onun himayesine koşuyordu.
Cemil Efendi, tüm aile fertleri ve emrindeki silahlı güçlerle gelenleri koruma altına alıyor, ağırlıyor, yedirip içirdikten sonra güvenli bölgelere gönderiyordu.
Cemil Efendi, bir kurtarıcıydı artık... O günlerde Çukurova Bölgesi’nin kurtuluş mücadelesini yürüten “Batı Kilikya Milli Kuvvetler Komutanı Sinan TEKELİOĞLU” Obalar bölgesine göç eden halkın koruyucu meleği Şeyh Cemil Efendi’yi bu insancıl davranışı dolayısıyla şu mesajla kutlar; "Oba’da Şeyh Cemil Efendi’ye:
Pek sevilen “Eti” kardeşlerimizin şimdiye kadar milli kuvvetlere olan istek ve saygılarıyla beraber, siz başta gelmek üzere, Adana Türklerine gösterdikleri misafirperverliğe teşekkür ederim. Hepinizin gözlerinden öper Tanrıya emanet ederim... SİNAN" 

KUTLU BİR MÜCAHİD
Evet, Adana’nın tarihi olaylarını destansı lirik bir üslupla anlatan Nurettin ÇELMEOĞLU’nun da tanımı ile “Bir Ulu Kahraman”dır Şeyh Cemil Efendi. 
Rahmetli gazeteci Yusuf AYHAN’ın dediği gibi “Henüz 30 yaşında bir AKKAPI delikanlısı” iken yüreğine düşmüş kor gibi işgalin acısını çeken vatansever bir halk kahramanıdır O...
O, da babası Molla Mes‘ûd gibi ulu ve kutlu bir kişiydi. Etrafına hem sevgi hem şefkat ve hem de şifa dağıtan ulu bir kişi.Gerçek adı İsa olmasina rağmen;  Ermiş olduğuna inanan halk ona Şıh CÊMİ‘ adını takmıştı...
Gelin, o günleri ve bu “Kutlu Mücahid”in kahramanlıklarını, Şeyh Cemil’in çetesinde silah arkadaşı, Salih Dağparçası’ndan naklen anlatan Yusuf AYHAN’ı dinleyelim:
Adanalı hemşehri ve din kardeşlerinin, bu arada Akkapı, Küçükoba, Mirzaçelebi, Bey Mahallesi, Mıdık ve Havuzlubahçe’de oturan on binlerce Türk ve Müslüman’ın Fransız ve Ermenilere karşı can ve namusunu korumak için silaha sarılmaktan başka çare kalmadığına inanan Şeyh Cemil, Akkapı-Yolgeçen Köprüsü’nü kurarak Sinan Paşa’dan silah almaya başlamıştı...
Şeyh Cemil, Akkapı ve çevresinde Sinan Paşa’dan aldığı silahlarla müfrezeler kurarak savunmaya geçerken Yolgeçen ve Bölgesi komutanı Yedek Subay Zeki Baltalı ile bağlantıyı daha da güçlendirmişti.
Şeyh Cemil-Zeki Baltalı kenetlenmesi Toroslara giden yolun garantisi demekti...
...Adana’nın ileri gelen birçok ailesi gibi, çoğunluğu fakir tabakadan oluşan insanlar güvenli bölgelere geçiş yolunu arıyordu. Bütün ümit, bütün güven Akkapı ve çevresinde silahlı kuvvetler meydana getirmiş olan Şeyh Cemil Efendi’deydi.
Akkapı’da böyle bir çete kuvvetinin Şeyh Cemil tarafından meydana getirilerek silahlandırıldığını Mustafa Kemal Paşa da biliyordu. Bu kuvvetleri daha da desteklemek, silah gücünü arttırmak gerekiyordu. Bu amaçla Mustafa Kemal Paşa’nın bilgisi dâhilinde Adana Merkez Cephe Kumandanı Sinan Paşa (Sinan Tekelioğlu) tarafından mümkün olan yardım Yolgeçen Bölge Komutanı Zeki Baltalı’ya yapılıyor, oradan da Şeyh Cemil Efendi’ye aktarılıyordu.

İlk Müfreze:

Şeyh Cemil’in komutasında Akkapı Cephesi için kurulan müfrezede şu vatanseverler vardı.

Salih Dağparçası (Salih Siben), Cerdun Süleyman (Süleyman Carcur), Ali Isı, Küçük Mahmut, Nuraoğlu, Süleyman Çavuş, Alluni Kamil, Habib Şakra, Delibaltaoğlu Şaban, Kebapçı Selim, Parlak Selim, Çelebi Süleyman, Çolak Mehmed, Ayşeoğlu Mehmed, Babür Şahut, Alibabalardan Ahmet, Bayramlardan Mahmut, Bakırsındı Mahallesinden Süleyman Çavuşoğlu, İbrahim, Şeyh Cemil’in kardeşi Ali Nardalı, Şeyh Cemil’in büyük oğlu Mes’ud Nardalı, Mecit Yamanyılmaz, ve kardeşi Selim Yamanyılmaz, Habib Kumral, İşdinler ailesinden Çerkez Hasan, Cibeyra Said, Mehenna Kantar, Şeyh Mustafa mahallesinden Kebapçı Mehmet, Karşıyakalı Hamid, Molla Mahmut Berikol, Mehmet Bahadıroğulları.
İşte bu kahramanlar ve bunlara daha sonra katılan isimsiz kahramanlar düşmana göz açtırmıyor. Cepheden cepheye kanları, canları pahasına vatanı savunuyorlardı.
Bu kahramanlar arasında özellikle Salih Dağparçası ile Cerdun Süleyman büyük yararlılıklar gösteriyor, Büyükdikili üzerinden, Şambayat Köyü’ne oradan da Karahan merkez karargahına geçerek Sinan Tekelioğlu’dan aldıkları silahları yine büyük bir cesaretle işgal bölgelerinden geçirerek Şeyh Cemil’e ulaştırıyorlardı...
Cemil Efendi’nin etrafındaki güç giderek büyüyordu.
Kısa süre içinde sayısı 500’ü geçen bir kuvvete sahip oldu Cemil Efendi.
Cemil Efendi’nin Akkapı’daki konağı o günlerde binlerce, on binlerce kişinin güvenli bir sığınağıydı.
İşgalci güçlerin zulmünden kaçanlar bu konağa sığınıyor, burada günlerce yiyip, içip, yıkanıp paklandıktan sonra koruma altında güvenli bölgelere geçiyorlardı.
Konağın büyük ve geniş bahçesinde kazanlar kaynatılıyor, hem silahlı kuvvetlere hem Kaç Kaç’tan perişan olmuş halka sıcak yemek veriliyordu. Açlar burada doyuruluyor, hastalar, yaralılar burada tedavi ediliyordu. Koca koca kazanlarda 24 saat yemek pişiriliyordu.
Ermenilerin, Fransızların kurşunlarına, süngülerine hedef olmadan kaçabilenler Konağın bahçesine alınıyor, burada dinlendiriliyor, evin arkasındaki hamamda yıkanmaları sağlanıyor, yedirilip içirildikten, yaraları sarıldıktan sonra silahlı korumalar eşliğinde güvenli bölgelere sevk ediliyordu. Şeyh Cemil Efendi gelenlerle tek tek ilgileniyor, onları teselli ediyor, bu kabus dolu günlerin yakında sona ereceğini müjdeliyor, imanlarını ve inançlarını tazeliyordu...
Mustafa Kemal Paşa’yı sever sayardı.
Kurtuluş Savaşı’nın ilhamını direktifini O’ndan almıştı. İşgalin ardından görüştüğü Mustafa Kemal Paşa’dan “Görev” istediğinde Paşa O’na; “Git mahalleni ve hemşehrilerini koru” demişti
İlginç bir rastlantı, Şeyh Cemil 10 Kasım 1955 günü 80 yaşında iken öldü.
Ölümü, Atatürk’ün ölümünün 17’nci yıldönümü gününe rastlamıştı.
O günün il yöneticileri Atatürk’ü anma töreninden çıkıp topluca Cemil Efendi’nin cenaze törenine katıldılar. Büyük bir törenle kaldırıldı bu ulu kişinin cenazesi. Kent yöneticileri, yaşayan silah arkadaşları, ölmüş silah arkadaşlarının çocukları, binlerce Adanalı büyük bir saygıyla taşıdılar tabutunu.

Başta Ulu ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK VE SILAH ARKADASLARİ VE ADANA'MIZIN KAHRAMANLARINDAN ŞEYH CEMIL NARDALI VE BU VATAN İÇİN MÜCADELE ETMİŞ TÜM KAHRAMANLARİ SAYGI MİNNET VE RAHMETLE anıyoruz ruhları şad olsun...

ŞIH (ŞEYH) CEMİL KİMDİR?
Nüfus kütüğünde asıl adı İSA olduğu halde, bu isimle tanınmayan Şeyh Cemil NARDALI hicri 1293 yılında (1875) Adana’nın Akkapı Mahallesi’nde doğdu. Babası Molla Mesut özellikle Güney Adana’da etkili ve saygın bir kişiydi. Ailesiyle sakin ve mutlu bir yaşam sürüyorken 43 yaşında kendini Adana’nın kurtuluş savaşının içinde bulan Şeyh Cemil Efendi de babası gibi saygın bir kişiliğe sahipti.
Kurtuluş savaşında büyük yararlılıklar gösterdi. Emrindeki milli kuvvetlerle Adana’nın güney bölgesine işgalcileri sokmadı. Cesur, aynı zamanda hayırsever bir insandı.

Şeyh Cemil NARDALI, 80 yaşında iken 10 Kasım 1955 günü (Atatürk’ün ölümünün 17. yıldönümü günü) yaşamını yitirdi. Cenazesi, kent yöneticileri ile silah arkadaşları ve binlerce Adanalının katıldığı görkemli bir törenle kaldırılarak Akkapı’da toprağa verildi. Törene Adana Valisi Kazım ARAT, Belediye Başkanı Ali SEPİCİ ve diğer yöneticiler katıldı. Cenaze törenine eşi ile birlikte katılan Cephe Komutanı Sinan Paşa (Tekelioğlu) Şeyh Cemil’in tabutunu göz yaşları içinde uzun süre omzunda taşıdı. Mezarı başında duygulu bir konuşma yapan Sinan Paşa herkesi ağlattı. Şeyh Cemil NARDALI’nın adı, ölümünden sonra bir caddeye ve ailesinin bağışladığı bir arsa üzerine yapılan bir okula verildi.

Öldüğü günün ertesinde, Vatandaş gazetesinde bir yazı yazan Milli Mücahitlerden Memduh ÇELİK Şeyh Cemil için şunları söylüyordu: “Tahsilini, ilim ve irfanını babasından öğrenmişti. Oldukça bilgiliydi, usturlab ilmine (Gökbilim-Astronomi) çok vakıftı. Çok vatansever, çok namuskâr ve faziletli biri idi...”