Translate

19 Mayıs 2019 Pazar

Cahilsin bilmiyorsun

* Ülke sorunlarını yazıyorum; 'siyaset diye, başına iş alırsın diye' beğenmiyorsun...
* Fıkramsı şeyler yazıyorum; 'bu kadar dert arasında gülmek de ne' diyorsun...
* Şiir, resim paylaşsam; 'sanatla ilgilenecek halimiz mi var' dersin...
* Aç olduğunu söyleyince alkışlayıp; 'açlığının nedenini söyleyince' kızıyorsun...
* Aşktan, sevgiden, hayatın güzelliklerinden söz edince; 'uçuklukla' suçluyorsun...
* Hurafelerle, akıl dışı kirliliklerle kandırıldığını söylüyorum; 'değerlere saygısızlık' olarak niteliyorsun...
* Senin inancını fütursuzca kullananlara karşı çıkıyorum,senin inancını korumaya çalışıyorum; ötekilerle birlikte beni hedef alıyor ve 'dinsizlikle' suçluyorsun...
* 'Memleket çok zengin, kişi başına şu kadar para düşüyor' diyenlere,'bizim payımız nerede' diyorum; 'servet düşmanlığı' ile suçluyorsun...
* Ahlaksızlara, hırsızlara, yalancılara,bölücülere karşı savaş açıyorum; yanımda olman, destek vermen gerekirken, onların yanında yer alıyor, onlara destek veriyor, sonra 'açım' diye inliyorsun...
* Memlekette düzgün olan maddi-manevi hiçbir şey kalmamışken, çalışabilecek insanların önemli bir kısmı işsizken ya da karın tokluğuna bile olmayan işlerde, üstelik güvencesiz olarak çalışırken; sen bu duruma karşı çıkanların önüne dikiliyor, zalime kalkan oluyorsun...
* Egitimsizsin; bilmiyorsun...
Sömürülüyorsun; görmüyorsun...
Kullanılıyorsun; farkında değilsin...
Küçük çıkarlara mahkum olmuşsun; kavrayamıyorsun...
Anlatıyorum; dinlemiyorsun!..
Kendini de yakıyorsun; beni de...
Ülkeyi de!!!

Alıntıdır.

17 Mayıs 2019 Cuma

O işediğin yer, Sefiller’in yazarı Victor Hugo’nun duvarıdır


Yıl 1887..  Gazetecinin biri, Victor Hugo’ya sormuş:
- Eserleriniz ve siz bugüne dek binlerce olumlu eleştiri aldınız, çok övüldünüz.. Bunlar arasında sizi en çok hangisi hoşnut etti?
Hugo cevap vermiş:
- Karlı bir kış gecesiydi.. Eş dostla yiyip içmiştik.. Mesafe kısa diye, evime yaya olarak dönüyordum.. Yolda fena halde sıkışmıştım.. Hızlı adımlarla, malikanemin bahçe kapısına vardım.. Kapı kilitliydi.. Var gücümle uşağıma seslendim: ‘İgooooooor!!!’ Defalarca haykırmama karşın İgor’un beni duyduğu yoktu.. Sidik torbam Atlas Okyanusu büyüklüğüne ulaşmıştı.. Altıma kaçırmak üzereydim.. Yaşlılık işte.. Çaresiz, bahçe duvarına yanaştım, etrafa bakındım, görünürde kimse yoktu, fermuarımı indirdim ve işemeye başladım .. Tam o sırada arkamda bir at arabası durdu.. Ben ise hiç kıpırdamadan sessizce işiyordum.. Arabacı nefret dolu bir sesle ‘Seni haddini bilmez, buruşuk o… çocuğu! O işediğin yer, Sefiller’in yazarı Victor Hugo’nun duvarıdır!’ diye bağırdı

 İşte, hayatımda duyduğum en iltifat dolu söz buydu...

14 Mayıs 2019 Salı

Carlos Santana

İNSAN OLABİLMEK BAZILARI İÇİN ZOR, BAZILARI İÇİN ÇOK KOLAY

Ders niteliğinde!,
1989 İstanbul Carlos Santana ...

1989 yılında, İstanbul'a ilk kez gelen Carlos Santana, alanda karşılanıp konaklayacağı otele getiriliyor. İlk gün serbest, akşama basın toplantısı yapılacak. Dinlenmek yerine, "Çıkalım İstanbul'u dolaşalım," diyor. Yanına bir rehber veriliyor, kendisine bir de araç tahsis ediliyor. Kapalıçarşı, Sultanahmet, Ayasofya derken Santana güzel bir çay bahçesi görüyor. Hem üstadı dinlendirelim hem de bir Türk kahvesi içsin diye bahçede bir masaya oturuyorlar.

O ana kadar koca Santana'yı bir Allah'ın kulu tanımıyor. Resimdi, imzaydı diye taciz eden de yok… Kendi de zaten bu durumdan şikâyetçi değil, çünkü adamın öyle kompleksleri yok... Rehberle beraber kahveleri höpürdeterek sohbet ediyorlar. Birden çay bahçesinin önünden geçmekte olan boyacı Roman çocuklar bağırmaya başlıyorlar: "Heyy !.. Hello Santana! Welcome İstanbul! I love you Santana!.."

Çay bahçesinin garsonları çocukları tersliyor. "Kesin ulan, bağırmayın, içeri falan da girmeyin, dağılın buradan, müşteriyi rahatsız etmeyin !" Santana rehberine diyor ki : "O çocukları buraya çağır, ben içeri gelmelerini istiyorum." Rehber çocuk hemen garsonlara durumu izah ediyor: "Aman abilerim, adam dünya starı, herkese rezil oluruz, boyacıları yanına istiyor, bırakın gelsinler..."

Çaresiz izin veriyorlar. Boyacı Roman çocuklar sandıklarıyla beraber dalıyorlar çay bahçesine... Rehber söylediklerine tercüman oluyor, başlıyorlar koca Santana'yla sohbete... Diyorlar ki, "Sen dünyanın en büyük gitar ustalarındansın. Senin çizmelerini boyayalım, kıyağımız olsun, beş kuruş istemeyiz.."

Santana çok mutlu oluyor, hem de çok şaşırıyor… Çocuklara gazoz, kola ısmarlıyor. Sonra da soruyor tabii : "Geldiğimden beri beni İstanbul'da kimse tanımadı. Peki bu çocuklar beni nasıl tanıdı?.." Çocuklar anlatıyorlar: "Biz boya yaparken bazı müşteriler gazete okur. Fırça sallarken arada gazetelere de bakıyoruz tabii. Resmini orada gördük. 'Dünya Yıldızı Santana İstanbul'a Geliyor' yazıyordu, oradan tanıdık seni."

Çizmelere boya cila yapılıyor. Santana para vermek istiyor ama çocuklar almıyor. "Peki," diyor Santana, "yarın akşam konserim var, beni dinlemek ister misiniz?" Çocuklar deli oluyor. "Hem de çok isteriz Santana. Sen delikanlı adamsın!.."

Rehberden ikişer kişilik davetiyelerden alıyor, çocuklara veriyor. Kardeşiniz varsa yanınızda getirebilirsiniz, diyor. Çocuklar çok mutlu, tabanları kıçlarına vurarak çıkıyorlar, çay bahçesinden caddeye doğru seğirtip kayboluyorlar...

Ertesi akşam Açıkhava'da müthiş bir izdiham var. Roman çocuklar ellerinde davetiyelerle konsere geliyorlar. Ana kapıdan giremiyorlar, çünkü Santana misafirlerine VIP davetiye vermiş, çocuklar nereden bilsin, VIP kapısına gelince kıyamet kopuyor... "Kimden çaldınız lan bu davetiyeleri ?" Çocuklar, "Biz kimseden çalmadık abey, biz Santana'nın misafirleriyiz, o verdi bunları bize…’’ deyince, ‘’Hadi ulan!’’ diyerek ve sille tokat tartaklayarak çocukların ellerinden davetiyeleri alıp kapıdan kovuyorlar.

Ama Santana'nın VIP misafirleri pes etmiyor... Sanatçıların arka giriş kapısını buluyorlar. Orada da aynı muamele tabii: "Hadi yürüyün lan!.." Çocuklar asla pes etmiyor. "Santanaaa ! Santanaaa !.. Help.. Help !.." diye hep bir ağızdan basıyorlar feryadı. Bir şekilde rehbere haber gidiyor, o da gidip durumu Santana'ya anlatıyor. Sonra da rehber gidiyor, çocukları alıp kulise, Santana'nın yanına getiriyor. Salya sümük, gözyaşları içinde başlarına geleni anlatıyorlar. Santana çok üzülüyor ve sinirleniyor: "Misafirlerim alın ve yerlerine oturtun."

Boyacı Roman çocuklar rehberle beraber sahne kenarından seyircinin arasına iniyorlar. Büyük sorun oluyor... Çocukları yerlerine çoktaan birileri oturmuş bile. Vali yardımcısının kızı, damadı… Belediye'den falancanın bacanağı, filancanın eltisi, görümcesi.. "Biz protokolüz kardeşim, kalkmıyoruz !" diyorlar.

Görevliler de durumun farkında ama korkudan bir şey yapamıyorlar... Dakikalar geçiyor ama sorun çözülemiyor. Sonunda merdiven basamaklarına birer minder koyulup Santana'nın VIP misafirlerini oraya oturtarak olayı bağlıyorlar.

Rehber tekrar Santana'nın yanına gidiyor ve olanları anlatıyor. Sanatçı diyor ki, "Git onlara söyle, benim misafirlerime kimse saygısızlık yapamaz... Eğer sahneye çıktığımda çocukları en ön sırada, koltuklarda görmezsem tek bir nota çalmam. Sahneye çıkarım, olayı anlatır, veda eder giderim. Tazminat falan da umurumda değil, bedeli ne olursa olsun öderim."

Konserin başlaması lazım ama bir türlü başlamıyor. Alkışlar, ıslıklar başlıyor. Ve işler karışıyor. VIP bölümünde bir kargaşa var... Bu defa görevliler durumun vahametinin farkında. Çocukların koltuklarına çöken baldız, bacanak, elti, görümce ve de enişte... Tek tek koltuklardan kaldırılıyorlar. En ön orta protokol koltuklarına Santana’nın VIP misafirleri olan Roman çocuklar oturuyorlar...

Arkaya "tamam" diye haber gidiyor, ışıklar açılıyor, sahne aydınlanıyor ve Carlos Santana sahneye çıkıyor… Yer yerinden oynuyor. İlk iş olarak ön tarafa bakıyor, misafirleri yerinde mi diye... Çocukları görüyor, bakıyor ki herkes mutlu… Başparmağını yukarı doğru çevirip VIP misafirlerine bir OK çekiyor. Sonrasında o sihirli parmaklar gitarının tellerine gömülüyor. Açıkhava'da sanki gitarından binlerce beyaz güvercin çıkıyor. Uçuyor, uçuyor, Santana'nın misafirlerinin üstünde sortiler yapıyor..

Onun içindir ki Santana gibi sanatçılara virtüöz, muhteşem, büyük star demeden önce ‘’Adam’’ diyorlar.
Gerçekten çok büyüksün... Viva Santana!..”

Öğretmen, Doktor, Mühendis, Avukat, İş adamı Ve
Şöhretli olunabilinir.
Ama adam olmak her insanın olacağı bir zanaat değildir.
Yürek ister,
Mertlik ister,
Mütevazilik ister,
Bilgi ister.
Görgü ister
Ve birde,
Gönül ister!..

8 Mayıs 2019 Çarşamba

Girin suya, baştan oynuyoruz!

Dr. Nihat Korkut Baysal'dan okuduğum gerçek bir hikayeyi örnek vereyim…
1940'lı yılların ortasında Adana Demirspor su topu takımı kurar. Takımın başına da Muharrem Gülergin getirilir. Ama problem şu ki Adana'da nizami havuz bir tanedir ve onda da pek sıra gelmez zengin çocuklarından.
Muharrem hiç gocunmaz. DSİ kanallarında çalıştırır Adana'nın gençlerini. Kendi de zaten 20 yaşında var yok. Demirspor'lu gençler kanala su verildikçe çalışarak önce Çukurova şampiyonu olurlar. Sonra İstanbul Moda Havuzunda Türkiye finallerine katılırlar. Gençler otobüste yatmakta maç günü havuza girip rakiplerini yener. Sonunda finale kadar gelirler. Üstelik antrenörlük ve kaptanlık yapan Muharrem'in parmağı da kırılmıştı. Rakibi 7-6 yenerler ama her biri kendi arabası ile gelen yalı çocukları ilk defa doğru düzgün havuz gören, otobüste yatan Adanalılara yenilmeyi yediremez kendilerine. Başlarlar itiraza "Efendim top beş gram normalden ağır "Adanalıların kaptanın eli sargılı oynadı." Bin tane itiraz. Üstelik anne - babaları da kalantor…
Hakemler şaşkın halde beklerken Muharrem Gülergin bu kadar tantanaya dayanamaz. Elindeki sargıyı çıkarır ve Demirspor tarihine geçen o cümleyi söyler;  "Tamam lan! Girin suya! Baştan oynuyoruz..." Maçın sonunda Demirspor bu kez 12-0 kazanır. Demirspor ondan sonraki 16 sezon boyunca üst üste Türkiye Şampiyonluğunu alıp "Yenilmez Armada" ünvanı alır.
Yani demem o ki; yenilgiyi kabullenmeyip, mızmızlananlar durduk yere başlarına Yenilmez Armada belasını alır.
(Nihat Ağırel
Yeniçağ Gazetesi)

3 Mayıs 2019 Cuma

Sen de insansın, ben de



Sen fabrikadaki kadının baş örtüsünü görüyorsun ben ise nasır tutmuş ellerini.
Sen yüzündeki makyajını ben anlında ki kara yazısını
Sen ev işlerindeki marifetini, ben ruhundaki güzelliği..
Sen evde pişirdiği yemeği, ben haksızlığa karşı öfkesini.

Ben kadının paylaşımcılığını, sen paylaşılması gerektiğini.
Ben kadının analığını, sen doğurması gerektiğini
Ben kadının insanlığın, sen nasıl kullanılacağını
Ben kadının her yerde olması gerektiğini, sen evde diz kırıp oturmasını..

Ben tarladaki kadının emeğini, sen evde ne pişirdiğini
Sen sokaktaki kadının bacaklarını, ben havadaki yumruğunu
Sen kadının gözlerindeki maviliği, ben kalbindeki derinliği
Ben kadının ayakta durabilmesini, sen hareme alınmasını
Ben kadının idareci olabileceğini, sen idare edilmesi gerektiğini görüyorsun.

Sen de insansın, ben de!

Can Yücel

1 Mayıs 2019 Çarşamba

O ellerin hikayesi


15. yüzyılın başları, Almanya'nın Martin Luther'in etkisiyle Ortaçağ'ın Katolik karanlığından ve baskısından kurtulmaya çalıştığı zamanlar... Bu zamanlarda Almanya'nın Nürnberg şehrinde bir hikaye başlamakta. Bu hikaye bir tablo ile ölümsüzleşmiş bir çift elin ve iki kardeşin hikayesi. Bu kardeşlerden biri ünlü ressam Albrecht Dürer ve diğeri onun kardeşi madenci Albert.
ALBRECHT VE ALBERT'İN YAZI TURA OYUNU
Nürnberg'de mütavazi bir evde, on sekiz çocuklu bir aile ve günde on sekiz saat çalışan bir baba yaşamakta. On sekiz kardeşten ikisi olan Albrecht ve Albert, sanata meraklı olan iki kardeş. Bu kardeşlerin en büyük hayali ise şehirlerinde bulunan sanat akademisine gitmek. Ancak kardeşler babalarının kendilerini sanat akademesine gönderemeyeceğini iyi bilmektedirler. Bunun için kendi aralarında düşünüp tartışırlar ve bunun sonucunda bir karar alırlar. Yazı tura atmaya karar verirler. Yazı turada kaybeden, maden ocağında çalışacak, kazandığı para ile akademiyi kazanan kardeşinin okuma masraflarını karşılayacaktır. Sonra da akademiyi kazanan kardeş, mezun olduğunda, resimlerini satarak, gerekirse de maden ocağında çalışarak diğer kardeşi okutacaktır.
'BENİM İÇİN ARTIK ÇOK GEÇ'
Bir gün iki kardeş nefeslerini tutup yazı tura atarlar. Kazanan Albrecht Dürer olur. Bunun sonucunda Albrech sanat akademisine giderken kardeşi Albert ise akademi masraflarını karşılamak için maden ocağında çalışmaya başlar. Albrech akademide hızlı bir başarı göstererek hocaların dikkatini çekmeyi başarır. Daha akedemide öğrenci iken tabloları büyük ilgi görür ve hiç tahmin edemediği fiyatlara satılır. Akademi bittikten sonra Albrech yıllar önceki anlaşmaya sadık kalır ve kardeşine "Ve şimdi, benim fedakar kardeşim Albert, sıra senin. Şimdi Nurnberg'e gidip hayallerini gerçekleştirebilirsin. Masraflarını ben karşılayacağım." der.
Ailenin tüm bireyleri kardeş Albert'in cevabını sabırsızlıkla beklerken Albert hüzünlü bir yüz ifadesi ile sözlerine başlar "Hayır, kardeşim. Nurnberg'e gidemem. Benim için artık çok geç. Dört yıllık maden işçiliği ellerime neler yapmadı ki! Her parmağım en az bir kere ezilip kırıldı. Son zamanlarda, sağ elimde dayanılmaz romatizma ağrıları da başladı. Bir bardağı bile zor tutuyorum. Nasıl olur da karakalem, yağlıboya çalışırım ki? Parmaklarım fırça tutacak inceliği çoktan kaybetti. Hayır, kardeşim, hayır... Benim için artık çok geç." diyerek hüzünlü bakışlar altında konuşmasına son verir.
MADENCİ KARDEŞİN ELLERİ
O günkü yemekten sonra kardeşinin konuşmasından etkilenen Alberech Dürer o ünlü "Eller" adlı karakalem çalışmasını yapar. Çalışmada, madende çalışan kardeşin çatlak, nasırlı ve yamuk yumuk elleri ince ayrıntısına kadar çizer; kardeşinin göğe doğru yönelen madenci ellerine mistik bir hava katar. Hatta resimdeki bu mistik hava nedeniyle insanlar zamanla tablonun adını "Dua Eden Eller" olarak değiştirmiştir.
TABLOYU ÇİZDİREN ŞEY NEYDİ?
İki kardeş ve iki çift elin yaklaşık 500 yıl önce yaşadığı bir hikaye. Madenci kardeşin ellerindeki çatlaklara gömülmüş koskoca bir hayatın ve bir hikayenin resmedilişi. Aslında bundan daha fazlası var bu tabloda. Hayatın ta kendisi, fedakarlık ve insan olmak var o ellerde. O ince, nasırlı ve yamuk ellerde karanlık bir çağın kalıntıları, sömürü ve yoksulluğun acıları var. İşte size, yoksulluğun gölgesinde hayatları belirleyen bir bozuk para ve bunun sonucunda yok olan hayaller ve yok olan hayallerden ortaya çıkan bir tablo. Bu biraz da sanat ve emeğin kaçınılmaz birlikteliği. Daha çok ise sömürü düzenin karanlığı ve bu karanlığın gerisinde bıraktığı trajik bir hikaye. Fakat aradan geçen yüzlerce yılda değişen şeyler sadece hikayenin karakterleri, zamanı ve mekanı. Değişimi getirecek tek şey ise üreten o eller ve yine o eller sayesinde var olan sanatıyla ve diğer tüm dinamikleriyle koskoca bir toplum.