Translate

5 Temmuz 2019 Cuma

Bakele

-
" Benim babaannemdi, ama bütün köyün, annemgilin ve dedemin dediği gibi Bakele derdim ben de ona. Dedeme ise dede.
   Dedem, babamın anneme davrandığından daha iyi davranırdı Bakele’ye.
   “Sen yorulma, ineği ben sağarım.”
   Gider sağardı.
   “Su vereyim mi Bakele?”
   Verirdi.
   Bazı geceler çok soğuk olurdu yayla, “Dur Bakele…” derdi Bakele’nin elindeki odunları alıp. “Sobayı ben yakarım.”
   Yakardı.
   Şehre indiği her sefer kalın kalın kitaplar getirip “Bakele…” derdi, “Al. Oku sen. İşlere ben bakarım.” Bakele dedeme kocaman güler, “Sağ ol İbrahim.” deyip gömülürdü getirdiklerinin arasına. Okurken, suyun altına girmiş de nefesini tutuyormuş gibi gelirdi bana. Sıkılırdım önce, sonra korkardım, sonra gidip dedemin eteğini çekiştirir, “Bakele’ye bi şey mi oldu dede?” diye sorardım. “Şşt.” derdi dedem. “Okuyor oğlum, ne olacak? Hadi gel, biz de gazetenin resimlerine bakalım seninle.” Alırdı beni kucağına, işaret parmağıyla göstere göstere okur, anlatırdı.
   “Sen niye okumuyosun dede?”
   “İşte ben de gazete bakıyorum ya.”
   Yanlarına gittiğim her yaz bir şeyler öğrenirdim. Kitap okunur, gazete bakılırdı meselâ. Sağılan ineğin arkasında durulmazdı. Uyuyan köpeğin yakınından geçilmez, eriğe tırmanılmaz, örümcek öldürülmez, kelebeğin kanadına dokunulmazdı.
   Öğrenirdim.
   Bakele macirdi.
   “Macir ne demek dede?”
   “Göçmen demek oğlum.”
   “Göçmen ne demek?”
   Başka memleketten gelmiş insan demekti.
   Okul gibiydi benim için köy. Duvarsız, çatısız. Kışın şehirde okurdum, yazın köyde.
   Yazdan yaza gelip gidiyor, her yaz biraz daha büyüyor, okuryazar falan oluyor, dedemin getirdiği gazetelere kendim bakmayı, Bakele’nin elinden bıraktığı kitapları kendim okumayı öğreniyordum. 
   Macir’in macir değil muhacir olduğunu meselâ… Orta iki’de.
   Ve Bakele’nin gözünün içine bakan dedeme saygı duymayı, onu giderek Bakele’den daha fazla sevmeyi öğreniyordum. Ama dedemi daha çok sevdiğim için değil; dedem Bakele’yi babamın annemi sevdiğinden daha çok sevdiği için.
   Babam annemden su isterdi: “Semiha, su getir.”
   Dedem, Bakele istemeden getirirdi suyunu. Soğurur da getirirdi hem. 
   “Semiha çay koy.” Derdi babam.
   Dedem çayı demler, getirip Bakele’ye ikram eder, “Beğendin mi?” diye de sorardı.
   Babam anneme kızardı sık sık. Temizlik yaparken “Ayağını kaldırıver.” dediğini duysa, “Bir rahat vermedin.” diye terslenirdi. “Bağırtacaksın beni şimdi çocuğun yanında.” Annem korkardı babamdan.
   Dedem, Bakele evde yokken temizlerdi evi; en çok da onun oturup kitap okuduğu köşeyi temizlerdi. “Mis gibi yaptım Bakele. Otur, rahat rahat oku.” Bakele dedemden hiç korkmazdı.
   Bakar öğrenirdim ben. Güzel şeyler öğrenirdim.
   Lise sondaydım. Bir kış vakti döndüm ki babam evde; gözleri kızarmış, annem bir köşede hem ağlıyor hem toparlanıyor. “Köye gidiyoruz. Hazırlan.” dediler. Bakele ölmüş.
   Yol boyu Bakele’yi düşünmeye çalıştım ama hep dedem geldi gözümün önüne. Kime su getirecekti? Kim yorulmasın diye ineği sağacak, kim rahat okusun diye köşeyi süpürüp silecek, kim için çay demleyecekti?
   Ne edecekti dedem?
   Biz vardığımızda gömmüşlerdi Bakele’yi. Günahmış. Ölü bekletilmezmiş. Dedem önümüzde düştü, annem ağlar, babam ağlar; köyün küçük kabristanına gittik. Başucuna bir tahta dikmişler, toprak hamile gibi kabarmış, Bakele içinde yatıyor. Ama ben gene ona veremedim aklımı. Gözüm de dedemdeydi gönlüm de. Ne zaman başucu tahtasında “Vesile Kara, Ruhuna Fatiha” yazısını gördüm, anca o zaman Bakele’ye gitti aklım.
   Vesile?
   “Acaba…” diye düşünüyordum dua edermiş gibi yaparken, “Bakele babaannemin gayrimüslim adıydı da dedem tutup vatan hasreti çekmesin diye?..” Ama yok. Bakele yedi göbekten müslümandı.
   Üç gün kaldık köyde. Gelenden gidenden anneme de yaklaşamadım babama da. Ağlayıp duruyorlardı. Dedem donmuş gibiydi bir tek. Gözü hep Bakele’nin kitap okuduğu köşede, onu ne kadar özlediğini bilmesen gülüyor dersin, yüzünde de yumuşacık bir ifade.
   Annemgil komşulara veda etmeye gidince cesaretimi toplayıp yanaştım dedemin eteğine. 
   “Dede?..” dedim, “Bakele ne demek?”
   Anlattı.
   “Canım” demekmiş.
   Ve “Aşkım” ve “Bir Tanem” ve “Her Şeyim” ve “Ömrümün Vârı” ve “Gözümün Nûru” ve “Kalbim” ve “Işığım” ve daha yüz binlerce güzel söz, güzel ses demekmiş.
   İlk “Canım” demek istediğinde ar etmiş dedem, “Hanım” dese “malım” demiş gibi olur diye korkmuş, “Vesile” dese çok resmi, soğuk. Ama kendinden tarafa bakmasını istiyormuş, onu görmesini, onun içini, yüreğini, sevdasını fark etmesini istiyormuş; anlatacak, dökülecek, gerekirse ağlayacakmış. “Baksana” dese olmaz, “Bak hele…” demiş, devamını getirebilecekmiş gibi.
   Bakele dönüp bakmış.
   Dedem bütün söyleyeceklerini unutmuş, öylece kalmış.
   Beklemiş beklemiş Bakele, gülümsemiş, dedemin elini tutmuş, bakmış ki dedem yutkunup duruyor, “Anladım İbrahim…” demiş. “Anladım… Sen bana Bakele de bundan sonra, ben anlarım senin ne demek istediğini.”
   Aşk, âşık olduğunla yekvücut olmakmış.
   Öyle dedi dedem...

ALINTI

29 Haziran 2019 Cumartesi

Deli Ayten


23 sene önce Bursa'da yaşayan Deli Ayten omuzuna taktığı davul, eline aldığı bir cümbüş ve koluna taktığı rengarenk çantalar ile, sabahtan akşama kadar o çarşı senin, bu pazar benim dolaşıp dururmuş...

Yaz geldiğinde Bursalılar tatil beldelerine, sayfiye yerlerine gider çarşıda, pazarda işler dururmuş. Sokaklardaki o hengame, koşturmaca, kalabalık sesler gider yerine derin bir sessizlik çökermiş.İşlerin kötü olduğu zamanlarda çarşının girişinde duyulan davul sesi Deli Ayten'in geldiğini müjdelermiş. Boş oturmaktan sıkılan esnaf neşelenir Deli Ayten'i sevinçle karşılarmış. Ayten davulunu çalarak çarşıyı bir uçtan diğerine geçer sonra da geldiği yoldan cümbüşünü inleterek geri dönermiş.

Esnafın inancına ve şahit olduklarına göre Deli Ayten hangi dükkanın önünde soluklanmak için dursa oraya nur yağardı. Esnaf, Deli Ayten onların dükkanında dinlensin diye Aksaray'da müşteri çekmeye çalışan balıkçılar gibi kapılara koşar ''Ayten hanım buyurmaz mısınız?'' diyerek onu ağırlamak için birbirleriyle yarışırlarmış. Deli Ayten dükkanlarını neşelendirsin, nurlandırsın diye sırf onun dikkatini çekmek için reverans yapanlar, amuda kalkanlar bile olurmuş...

Deli Ayten kibirle bakardı esnafın onun için yaptıklarına.... Bazen sinirlenerek, “Ne o ? kız Yakup gibi kıvırıp duruyorsunuz, hoppalık yapıyorsunuz” diye azarlardı esnafı. Sonra da gönlü hangi kapıda durmak istiyorsa o dükkanın önünde mola verirdi. Deli Ayten’in konakladığı dükkanda bereketin kilidi açılmış olurdu. Çayını kahvesini içerken davulunu tıngırdatıp cümbüşünü çalar, ardından kalkıp başka bir dükkana uğur ve bereket getirmek için harekete geçerdi.
Bursalılar için Deli Ayten tam bir efsaneydi. Sokaklarda yürüdüğü zaman insanlar onu karşılamak için evlerinden çıkar, mahalleden ayrıldığında alkışlayarak uğurlarlardı. arkasında daima çocuklardan oluşan uzun bir kuyrukla dolaşırdı. Her mahallenin bir delisi vardı kuşkusuz. Ve bu deliler mahalleyi babalarının malı gibi görürlerdi. Hanedanlık alanlarına başka delilerin sızmasından da hiç hazzetmezlerdi. Ama Ayten’in deliler üstü bir kimliği vardı. o bütün delilerin tartışılmaz kraliçesiydi. Bursa’nın delileri, her yıl hıdrellez haftasının pazar günü Deli Ayten için bir çeşit takdis töreni düzenlerdi. Henüz ufuk ağarmamışken Deli Ayten, kız Yakup mahallesindeki derme çatma evinden yola çıkardı. o gün en güzel elbisesini giyer, en şık çantalarını koluna takar, en kırmızı rujuyla dudaklarını boyardı. Bir iki gün öncesinden temizlediği davulu ve parlattığı cümbüşü de yanında olurdu tabii ki.

İlk kendi mahallesinden başlardı festivaline. Meydana gelir, davuluna üç kere vururdu. Mahallede yaşayan iki deli çıkagelir Deli Ayten’in ardında yerlerini alırdı. Sonra hep birlikte ikinci mahalleye yürünürdü. Yine üç kez tokmak davula vurulur, oranın delisi de gelip konvoya katılır, böylece 15 mahalle dolaşılırdı. Bursa’nın akıllıları derin uykularındayken Bursalı deliler Ayten’in ardında ayinlerini yapardı. Ayten, ardında 15-20 kişilik bir deli tümeniyle sokakları dolaştığında Bursalılar uyanıp camlara dökülür, konvoya alkışlarla tempo tutarlardı. Deli Ayten ve tebaası dönüp dolaşıp ikindi vaktine doğru, kraliçelerinin tenekeden şatosunun bulunduğu kız Yakup mahallesindeki Müzisyenler Kahvesinin önüne gelirdi. Burada onları müzisyenler darbukalar, davullar, kemanlar ve kanunlarla grubu karşılardı. Sazlar çalar, kızlar oynar, akşam da evli evine köylü köyüne giderdi.

Türlü çeşit tevatür dolaşırdı Deli Ayten hakkında. Kimisi çok zengin bir İstanbullu ailenin kızı olduğunu, çok gençken kafayı sıyırıp Bursa’ya geldiğini söylerdi. Bazıları onun Selanik’ten göç eden bir ailenin çocuğu olduğunu, annesini babasını bir yangında kaybettikten sonra yapayalnız kaldığını anlatırdı. Bursa’da Deli Ayten'i tanıyan çok sayıda insanın büyük kısmının mutabık kaldığı asıl hikaye yine Kız Yakup mahallesi’nde başlıyor.

Adı Soyadı: Ayten Şenaşık

Çocukluğunda ateşli hastalıklarla boğuşmuş. 16-17 yaşında genç bir adama aşık olmuş. Kendisinden beş altı yaş büyük olan Cümbüş Hasan (Bayındıroğlu) da sevmiş Ayten’i. Ama ailesi çok içki içiyor, gece alemlerinde kendini kaybediyor diye kızın sevdiği adama kavuşmasına engel olunca, yanıp tutuşan Ayten, yemeden, içmeden, uykudan kesilmiş.

İşte bu dönemde açılıyor gerçeklikle aklı arasındaki mesafe. Tüm böyle hikayelerde olduğu gibi, tabip tabip dolaşıyorlar. Sonunda bir doktor, “sevdiği adama kavuşursa belki düzelir” diye tavsiyede bulunuyor ailesine. Altı yılın sonunda rıza gösteriyorlar evlenmelerine. Ama iş işten geçmiş, Ayten ile gerçek dünya arasında açılan mesafe bir türlü kapanmıyor. Alkolizmin derinliklerinde kaybolan Cümbüş Hasan da zeten bir gün evi terk edip gidiyor. Ayten de kocasından kalan cümbüşü eline alıp, davulu boynuna takıyor, sokak sokak dolaşıp Hasan’ı arıyor. Birkaç yıl sonra Hasan hastalanıp ölünce defter tamamen kapanıyor. Ayten de kalan ömrünü sokaklarda tamamlıyor.
Cenaze namazına 3 binden fazla Bursalı katılıyor. 2001’de, dönemin belediye başkanı Hilmi Şensoy’un girişimiyle mezarı granit kaplanıyor, mezar taşına davullu bir fotoğrafı konuluyor.

Cenazesine 3 bin Bursalı katıldı

Osmangazi Belediyesi Kız Yakup mahallesinde çöküntü alanı olan bir bölgeyi kamulaştırarak Kamberler Tarih ve Koordinasyon parkını inşa etti. İki sene önce ulusal bir yarışmada kazanan projenin uygulandığı parka aralarında Osman Gazi, Orhan Gazi, Ahmet Hamdi Tanpınar, Zeki Müren’in de bulunduğu ünlülerin büst ve heykelleri dikildi. Belediye başkanı Recep Altepe’nin önerisiyle Deli Ayten’in de parka dikilmek üzere bir heykeli yaptırıldı. Ama kaidesi ve çevre düzenlemesi bitmediği için henüz yerine dikilmeyen heykel Saadet Partisi Bursa Gençlik kolları tarafından protesto edildi. O kadar ünlü Türk büyüğünün yanında deli bir kadının heykelinin ne işi var, dediler.

Konu belediye meclisinde de gündeme geldi fakat başkan Altepe kararından geri adım atmıyor: “Deli Ayten’in Bursa’da yaşamış ve yaşı 30’u aşmış herkeste bıraktığı bir hikaye vardır. Bir trajedi kahramanı olmasına rağmen, her sabah etrafına neşe ve sevinç taşımış olan bir insandır Deli Ayten.”
2009 yılında Deli Ayten'in heykeli hak ettiği gibi dikilir; Bursa’da taşıdığı birden fazla çantayla, cümbüş ve davul çalarak gezen "Deli Ayten"in heykeli, ölümüne kadar yaşadığı roman mahallesinin kentsel dönüşümle park haline getirilen bölümüne dikildi.

Mezarı Bursa’da olan Osmanlının ilk 6 padişahının büstleri, kentin önemli bir değeri olan kılıç kalkanı sembolize eden heykel ve Osmanlının Yükseliş Anıtı’nın bulunduğu parkta, 1935 doğumlu Ayten Şenaşık’ın (Deli Ayten) heykeli de yer alıyor.

“Şair olsam gelsem sana.
Şiirler türküler söylesem.”

Hasret Gültekin