Translate

29 Temmuz 2020 Çarşamba

IQBAL MASİH

1983 yılında Pakistan’ın en fakir bölgelerinden biri olan Mudrike’de dünyaya gelen Iqbal Masih, 4 yaşına geldiğinde diğer tüm akranları gibi 600 rupi (yaklaşık 16 dolar) karşılığında bir halı dokuma fabrikasına işçi olarak satıldı...
Haftanın 7 günü günde 14 saat çalıştırılan Iqbal 10 yaşında sadece 27 kg ağırlığında ve 6 yaşında gibi görünüyordu.
Tesadüfen çocuk işçiliğinin yasak olduğunu öğrendiğinde fabrikadan kaçtı ancak kısa sürede polis tarafından yakalanıp tekrar fabrikaya gönderildi...
Fakat o kaderine boyun eğmemekte kararlıydı tekrar kaçtı fakat bu sefer beraberinde 3.000 çocuğu da götürdü.
Iqbal Masih çocuk işçiliğine ve köleliğe karşı verdiği mücadele dünya çapında ses getirince, 1995 yılında 12 yaşında bir suikastla katledildi.

23 Temmuz 2020 Perşembe

Türklerin anayurdu Altay Bölgesi olmayabilir

Ege Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Karatay, Türklerin ana vatanının Altabölgesi olmayabileceğini söyledi.

Türk Ocakları Samsun Şubesi tarafından "Kökenlerinden Kültürlerine Eski Türkler" isimli konferans düzenlendi. Konferansta konuşan Prof. Dr. Osman Karatay, Türklerin kökenleri ve yaşadığı yerler hakkında önemli bilgiler verdi.

Anadolu'daki her toplumun tamamen Türkleşmediğini savunan Prof. Dr. Osman Karatay, "Uzun süre belli bir yerde yaşayan, çok hareket görmeyen topluluklarda gen birikmesi olur, bazı baskın genler öne çıkar, bunlar ortaklaşır. Bir milletin tek bir genetik kodlamasının olması diye bir şey akla, mantığa, bilime, biyolojiye ve her şeye aykırıdır. Bu, 'her millet için bir tane Adem ve bir tane Havva gerekiyor' demeye gelir. Böyle bir şey olmadığına göre bütün insanların genleri karışıktır. Genlerin karışık olması, Türklerin karma, toplama, oradan-buradan toplama bir topluluk olduğu anlamına gelmiyor. Karışma tabii ki oldu. Bin yıldır bu topraklarda yaşıyoruz. Türkler ve Ermeniler arasında evlenmeler oldu. Fakat Anadolu'nun gayrimüslim nüfusunun Türkleşmesi diye bir hadise vuku bulmadı. Bugün Türk dediğimiz, kendini Türk olarak bilen kitlenin eksen, azami kısmı Anadolu'ya Türk olarak gelenlerin soyundan geliyor. Öbürleri de Türk'tür. Bir Ermeni Müslüman olmuş, bundan sonraki kaderini Müslüman Türk komşularıyla çizmiş, çocukları daha sonra Türklerle evlenmişler, unutmuşlar Türk olmuşlar. Hepimiz kadar onlar da Türk'tür. Bu da tarihin bir gerçeğidir" dedi.

"Türkler, sadece savaşan, yok eden, öldüren ve barbar bir toplum değil"

Türklerin tarih kitaplarında yazıldığı gibi bir toplum olmadığını ifade eden Osman Karatay, "Eski hocalar veya bazı şeylere dikkat etmeyen hocalarımızdan şikayetlerim var. Türklük deyince akla kımız, at, ok, yay ve kılıçtan oluşan bir Türklük çizdiler. Türklüğün medeniyet boyutu ihmal edildi. Bu da Batı'da zaten söylenen şeydi. Onlar zaten 'barbar' diyorlar. Savaşçı olmak, kahraman olmak kötü değildir. Onlar da olsunlar. Ama biz sadece savaşan, yok eden, öldüren ve barbar bir topluluk muyuz? Bizim medeni köklerimiz yok mu? Bunlar şimdiye kadarki tarih kitaplarımızda ve makalelerimizde ihmal edildi. 200 yıldır dünya medeniyet üzerine bir tarih kurgulamaya çalışıyor. Bizim de ona dönmemiz gerekiyor. Bu yüzden 1800'lerin başından itibaren Mezopotamya ve çevresinde kazılar yapılıyor. Türklerin aslı ve anayurdu nedir diye bir çalışma Türkiye'de yapılmadı. Sadece bir kitabın bir paragrafında yer alıyor. Türklerin anayurdu deyince Altaylar ötesi Moğolistan Coğrafyası yani Çin'in Kuzeyi olarak anlatılıyor. Batı'da ve Türkiye'de yazılan kitaplarda bu yazıyor. Bilimde önce veri toplanır, onun üzerine fikir oluşturulur. Bu Altay kuramını araştırdım, baştan bir karar verilmiş ve altı doldurulmaya çalışılmış. Bu söylem doğru değil. İlk anayurdun Altay olarak gösterilmesinin nedeni olarak 'Türk' kelimesinin ilk olarak burada geçmesi belirtiliyor. O zaman daha eski bir yerde Türk kelimesini bulduğumuz zaman Türklerin anayurdu değişecek. Bir topluluktan ilk haber alındığı yerin oranın topluluğu olduğunu göstermez. Ben ilk kez Samsun'da görününce Samsunlu mu olmuş oluyorum? Türkler oraya başka bir yerden gelmiş olamaz mı?" diye konuştu.

"Türklerin ilk anayurdu Çin'den çok uzaktı"

Türklerin ilk anayurdunun Çin'den çok uzakta olduğunu belirten Karatay, şunları söyledi:

"Altay dil grubunda Türkçe, Moğolca, Tunguzca, Korece ve Japonca yer almaktadır. Bu dillerin kardeş ya da ikiz oldukları söyleniyor. Ama Türkçe bu dillerden hiçbirisine benzemiyor. Türkçe ve Moğolca ikiz diyorlar. Araştırdım, Türkçe ile Moğolca arasında bir benzerlik yok. En basit örnekle sayılarda bile bir benzerlik yok. Oysaki Farsça, İngilizce ve Latince sayılarına baktığımızda hemen hemen bire bir aynı olduğunu görürüz. Eski Türkçede Çince kelime hemen hemen yok gibidir. Çok temiz bir Türkçedir. Altay bölgesi ilk yurdumuz olsa, bu kelimelerin oldukça fazla olması gerekmez mi. Ben bunu Türklerin ilk anayurdu Çin'den çok uzaktı diye okurum. Türkçeye en çok kelime Hintlerin atasını kullandığı dil olan Sanksritçeden geçmiştir. Amerikalı bir tarihçi Türkçeye geçen yabancı kelimeleri araştırmış. 310 kelimeden 166 tanesi Sanksritçedir. Bunun tek bir açıklaması var. Bugünkü İran ve Hint dilini konuşanların ataları Ukrayna'dan geldiler. Ukrayna'dan doğuya doğru göçüp, Hazar Denizi üzerinden Türkmenistan arazisine doğru gidip, İran ve Hindistan'ı ele geçirdiler. Farsça ve Hintçe birbirine çok yakındır. Çünkü ortak bir kökenden gelirler. Buna da Ariler denir. Ariler'in Almanlarla bir ilgisi yoktur. Ariler Hint ve İranlıların ortak atalarının ismidir. Ariyarlar bugünkü Türkmenistan civarındadır. Türk bir köylü ile Macar bir köylünün konuştuğu diller hemen hemen birbirine benzer. Macarların ilk kez nerede görüldüklerini biliyoruz. Bugünkü Kırgızistan'da. Yani bu toplumlar birlikte yaşamış olabilirler." - SAMSUN

Kaynak:İHA

26 Haziran 2020 Cuma

SUFİZM'DE SU FELSEFESİ



Suyun doğası bir felsefe anlatır. 

Mesela dağdan akan suyu düşünün. En az direnç gösteren yolu seçer akmak için. Yani önüne bir kaya çıkacak olursa onunla uğraşmaz, kayayla mücadele etmez, etrafından dolaşıp devam eder akmaya. Suyun bu doğasından alınan ilhamla şöyle der Sufiler: “Seninle uğraşan hiç kimseyle uğraşma, eğer uğraşırsan onunla aynı yerde kalırsın. Etrafından dolanıp devam et yoluna.”                                          

Diyelim ki dağdan akan su önüne çıkan kayanın etrafından dolaşamayacak bir yola denk geldi. O zaman ne yapar, birikip üstünden aşar. Yok eğer bu da olmuyorsa sabırla kayayı damla damla delmeye başlar. Kayayı delmeyi başaran suyun kuvveti değildir tabii ki, damlaların sürekliliğidir ki buna da “sabır” derler. Sabretmek hiçbir şey yapmadan oturmak değildir. “Sabır dikenin içinde gülü, gecenin içinde gündüzü hayal edebilmektir.” der Şems-i Tebrizi. Suyun doğası imkansızın bile başarılabileceğini, bunun için sabırlı ve istikrarlı olduğunu öğretir.                                                                      

Kayayı delen su elbette yine yoluna devam eder. Su hep akar. Bilir ki aktıkça temizlenir. Bazen dere kenarlarında su birikintileri oluşur, akmayan su bulanır, çamurlaşmaya başlar. Üzerine pislik birikir ve Sufiler bu yüzden derler ki: “Sen su gibi ak. Her daim yenilen. Her gün yenilen. İki günün aynı olmasın. Dünü dünde bırak yeni şeyler öğren.”
Mesela su değişimden hiç korkmaz. Ama insanlar değişimi sevdiklerini söyleseler de aslında bundan çok korkarlar. Su değişimi ne güzel de anlatır. Bazen yağmur olur, bazen kar olur, bazen buz olur, bazen buhar olur. Buhar olduğunda çıkar gökyüzüne yağmur olup iner yine yere.                      
Ayrıca su uyumludur. Çay bardağına koyduğunda çay bardağının şeklini alır, kovaya koyduğunda kovanın. Sürekli bulunduğu yere uyumlanır ama doğası hiç değişmez. Her yere her şeye uyum sağlar. Unutma ki dünyada her zaman doğaya uyum sağlayanlar hayatta kalır. Uyum sağlayanlar esnektir çünkü. Değişime direnenlerse katı. Fırtına en sert en güçlü ağaçları devirir ama esnek fidanlara, otlara hiçbir şey yapamaz. o yüzden esnek olanlar, uyum sağlayanlar hayatta kalır.                                                     
Aynı zamanda akışa teslim olur. Teslimiyet içindedir. Çünkü bilir ki bütün dereler eninde sonunda büyük denizlere, okyanuslara akar. Elinden geleni yaptıktan sonra hayatın akışına teslim olmaktır bu.     
  Su berraktır, şeffaftır. Olduğu gibidir yani. Paylaşımcıdır. Hep besleyicidir. İnsanları, hayvanları, doğayı besler. Hayatı başlatandır. Su olan her yerde bitkiler vardır, hayvanlar vardır, insanlar vardır.                                      
   İşte suyun bu yapısından dolayı Sufiler birbirlerine “Su gibi ol Azizim” derler.