Translate

4 Ekim 2010 Pazartesi

Sorumluluk ve Üretken Olmak

"Sorumluluk", bu kelime, bizi "insan" yapan en önemli kelime bence... İnsanı diğer yaratıklardan ayıran kavram "sorumluluk"tur. Allah insanı yaratırken sorumluluk yüklemiş. Diğer yaratıkları yargılamıyor, neden çünkü sorumluluk üstlenmemişler. Sorumluluk ise görev demektir. İnsanın kendine olan sorumlulukları, ailesine karşı sorumlulukları, çevresine ve doğaya karşı sorumlulukları, vatanına ve milletine karşı sorumlulukları, vatandaş olarak sorumlulukları gibi bir çok sorumluluklarımız vardır... Bunlar birer görevdir...  

Görev= Sorumluluk
Bir anneyi anne yapan onun sorumluluk duygusudur. Ona, yavrusunu arabanın tekerleri altında kalmasın diye atlayıp kurtarma cesaretini ve fedakarlığı veren, o sorumluluk duygusudur... Bizi biz yapan, bizi değerli bir yaratık yapan sorumluluk duygumuzdur... Vatanı uğruna can vermeyi göze alma (şehitlik) ve fedakarlığını da üstün sorumluluk duygusundan alırız...
Bu dünya bir şeyler yapma, üretme, yorulma yeri...Ölünceye kadar üreteceğiz... Öyle veya böyle... Yan gelip yatma diye birşey yok. Hayatın özü yorulmaktır... Üretmektir... Boş oturana selam vermeyen Yüce Peygamberimizin; "Başka işler yaparak dinleniniz" düsturuna uyacağız... Durmak asla yok... Bedenimizle yapamaz olsak dahi, durmak yok. O zaman da beynimizle yapabiliriz...
Bir yerde sorumlular var ve sorumlular da sorumluluklarını yerine getirmiyorsa; sorumluluk yapanların üstüne yük daha çok biner.
Görevimiz ve yaptığımız iş ne olursa olsun, görev bilinci, yukarıda anlattığım sorumluluk bilinciyle algılanmalıdır...
" VATANINI EN ÇOK SEVEN, GÖREVİNİ EN İYİ YAPANDIR"
M.K. ATATÜR

25 Eylül 2010 Cumartesi

İNDİGO ÇOCUKLAR

İndigo kavramı geçmişten günümüze birçok kaynak tarafından tanımlanmaktadır. Bu tanımlama insanın fiziksel, zihinsel ve ruhsal evriminin bir sonraki aşaması olarak nitelendirebilir. Her ne kadar birçok öğreti bu kavrama kendi içinde kendince yer vermiş olsa da İndigo bilincini kanıtlayan bilimsel bir kesinlik mevcut değildir. Dünya üzerindeki farklı kültürel coğrafyalarda yaşayan insanların benzer farklılıkları göstermeleri ve benzer düşünceler içerisine, birbirlerinden bağımsız bir şekilde girmeleri, kavramın gerçekliğini gözler önüne sermektedir. 
İndigo kavramı ilk olarak 1970 ve sonrasında dünyaya gelen çocukları işaret etmek üzere “indigo çocuklar” ifadesi ile tanımlanmıştır. Fakat indigo kavramını sadece “indigo çocuklar” fikri ile sınırlandırmamak gerekir. Önceki paragrafta da ifade edildiği gibi; İndigo her geçen gün artan ve değişen enerji düzeninin insan doğası üzerindeki fiziksel, ruhsal ve zihinsel yansımalarıdır. İndigo çocuklar hem doğuştan bu yansımalara sahiptirler hem de insanoğlunun geçirdiği bu bilinç evrimine yardımcı olmak için buradadırlar.

İndigo Kavramı nereden gelmektedir?
İlk kez 1970’lerde ortaya atılan “indigo” fikri, 1982’de Amerikalı bir pedagog olan Nancy Ann Tappe tarafından yazılan “Yaşamımızı Renk Yoluyla Anlama” isimli kitapta kullanılmıştır.  
Nancy Ann Tappe, bilimde sinestezi olarak kabul edilen (birleşik duyum) bir sendroma sahipti. Nancy, bu hastalığı sayesinde, insanların normalde göremediği aura olarak isimlendirilen, bedenlerini çevreleyen elektromanyetik enerji alanların renklerini Kirlian fotoğraf makinesi gibi görmekteydi ve 1970’lerde yeni doğan çocuklarda yeni bir tür aura rengi görmeye başladı. Bu, onun yaşamı boyunca daha önce hiç görmediği bir renkti. Bu, indigo rengiydi ve sadece dünyaya yeni gelen bazı çocukları kuşatıyordu. Bu yüzden Nancy onları “indigo çocuklar” olarak isimlendirdi. Daha sonraki incelemeler bu çocukların ayrıca olağandışı kişilik tiplerine ve paranormal niteliklere de sahip olduklarını göstermeye başladı. 
(İndigo rengi elektromanyetik spektrumda 420 ila 450 nanometre dalgaboyunda, maviden mora kadar olan tonları içermektedir. Elektromanyetik tayfın insan gözü tarafından saptanabilen aralığı olarak bilinen Optical Spektrumda, geleneksel renk bilimcileri indigo rengini 7 bolümden biri olarak kabul ederken, modern renk bilimciler bu rengi ayrı ve kesin bir bolüm olarak kabul etmeyip mordaki 450 nanometreden düşük dalgaboyları aralığı olarak kabul etmektedirler.) 
İndigo Bilincinin Özellikleri Nelerdir? 
İndigolar savaşçı bir ruha sahiptirler. Onların ortak amacı insanlığa artık hizmet etmeyen eski yaklaşımları ortadan kaldırmaktır. Onlar, dürüstlükten yoksun yönetim, eğitim ve yasal sistemleri ortadan kaldırmak üzere bulunmaktadırlar. Bunları başarabilmek için, kızgın bir mizaca ve ateşli bir kararlılığa ihtiyaçları vardır.  
İndigo Çocuklar Dünya'ya bir dizi hücresel talimatla gelmektedir. Bu talimatlar; kıskançlık, nefret, hatta hayatta kalmaya çalışma ya da korunma talimatı değildir. Bu çocukların sözleri birer yetişkin haline geldiklerinde insanlık için önemli olacak ve onlar şu soruları soracaklardır: "Dünyanın sorunlarına nasıl çözüm bulabiliriz. Hep birlikte nasıl hoşgörülü bir aile olabiliriz? Sürekli savaşmış olan insanları nasıl bir araya getirebiliriz?"
İndigo çocuklar, okudukları sınıflarda çevrelerine bakıp yalnız olduklarını düşünürler ve birçok bakımdan da öyledirler. Beyinleri sanki daha hızlı çalışır ve diğer çocuklarla birlikte aynı sınıfta olmak sonsuz bir sabır gerektirir. Çoğunlukla öğretmenlerinin o kadar ilerisindedirler ki söylenenleri kavrayabilmek için kendi titreşimlerini yavaşlatmak zorunda kalırlar. Bu onlar için zordur ve bu yüzden birçoğu öğretmen konuşurken gözlerini boşluğa dikip bakar.
İnsanların değişime direnmeleri doğal bir şeydir. Ancak, indigolar değişime eğilimli olarak gelmişlerdir. Dolayısıyla ilk başta sorunlu çocuklar ya da baş belaları olarak görülebilirler.
Bir indigo çocuğu, yüzünden ve gözlerinden hemen tanıyabilirsiniz. Çok yaşlı, derin ve bilge bir ifadeye sahiptir. 
İndigolar, hoşgörüsüzlüğü, adaletsizliği, savaş ve çatışmaları, yalanı, tüm üstünlük mücadelelerini ve ayırımları reddetmektedir. Hatta kendilerinin özel olarak etiketlenmelerine de inanmamakta, ayrılmalarına karşı çıkmaktadırlar. Çünkü onlar, tüm gezegen üstünde, tüm insanlık için en yüksek standartları istemekte ve bunu yaratmak için niyetlerini ortaya koymaktadırlar.
İndigo çocuklar buraya bir misyonla gelip şöyle diyorlar: “Biz bu gezegenin şu ya da bu yolla değişimine yardım edeceğiz. Biz bunu dünyaya gelip bir sevgi örneği oluşturarak yapacağız. Siz bize nasıl davranacağınızı öğreneceksiniz ve bunu öğrenirken birbirinize de sevgiyle davranmayı öğreneceksiniz.” 
Neler yapılabilir?
Onlar sizin sahip olduğunuz kalıpları değiştirmeye başladılar. Bu bağlamda anne-babalara büyük sorumluluklar düşmektedir. Önyargılarınızı ve eğilimlerinizi bu çocuklara geçirmeye çalışmayın. Onlar bunlara inanmayacak ve kabul etmeyecektirler. Çocuğunuzu kendinizden uzaklaştırmanın bundan daha hızlı bir yolu olamaz. Çünkü onlar sizin kendilerine geçirmeye çalıştığınız önyargıları görecek ve sizin bilgeliğinize saygı duymayacaklardır.
Yeni dünyanın çocuklarının eğitimcileri olarak, onların sizin sınırlarınızı aşmasını bekleyin. Onları buna teşvik edin ve bunu başarı ölçünüz olarak bilin. Onları, onlara ayrılmış o küçük kutuya uydurmaya çalışmayın. Bunun yerine, onların ne kadar ileri gidebileceklerini görün. Kapıyı açın. Onlara meydan okuyun. Onları öncelerinden daha iyi olmaya teşvik edin. Bunu bir oyun haline getirin, çünkü onlar oyunlara bayılırlar. Sınırlar koyarken yaratıcı olun. Bu çocuklara, yetişkin sorumluluk vermeden onlar yetişkinlermiş ya da yaşıtlarınızmış gibi davranırlar. Onları büyüklük taslamadan ve küçümsemeden dinleyin, saygı gösterin.  
“Ben İndigo muyum?”
“Ben İndigo muyum?” sorusu, bu sayfayı okuyanların da, İndigo kavramını ilk defa işitenlerin de sorageldiği ve çok merak ettiği bir sorudur. Bu kavramın doğru anlaşılması için hep aynı şeyi vurguladık: "İndigo, bir üstünlük anlayışı değildir! İndigolar özel değil, sadece farklıdırlar. Bu farklılık onların yeni dünya düzenini yaratmak için ihtiyaç duyacağı yeteneklerden kaynaklanmaktadır." İndigo bilincine dair bahsettiklerimizi okurken mutlaka kendinize dair bir fikriniz oluşmuştur. 
Skeptikler
Şüphecilerin İndigo kavramı konusundaki iması ise, çocuklarının ilaçlar verilerek uyuşturulmasına karşı çıkan ebeveynlerin, onları özel gördükleri için bu kavrama sığınmaları olarak düşünülmektedir. Zira hem dünya çapında hem de Türkiye’de çocuk gelişimi uzmanları, akademisyenler ve psikologlar da bu konuda ikiye ayrılmış durumdadır. Bu yüzden indigo fenomeni henüz teorik ve felsefi bir yaklaşım olarak göz önüne çıkagelmektedir.  
Bu sayfaya tesadüfen eriştiğinizi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz!
Gezegenimiz artık onarılması çok güç bir yıkımın eşiğindedir. Sorumsuzca tüketilen kaynaklar, doğal yaşama verilen devasa zarar, hoşgörüsüzlük, cehalet, sefalet… Toplumun faydasını düşünmekten ve adaletten yoksun yönetimler… Tüm insanlığı uyutmaya, manipüle etmeye ve sömürmeye dayalı sistemler… Kısacası, tamamen dünyanın ve insanlığın zararına olan bir dünya ile karşı karşıyayız.
Tam da bu zamanda indigolar, insan eliyle yaratılan bu yıkımı durdurmak için bu gezegende doğuyorlar ve sistemlerin içine girip sorumluluklarını üstlenmeye başlıyorlar.  
Kendinizi farklı hissediyorsanız, üstünde yaşadığımız Mavi Gezegen’i korumak için kendinizi sorumlu olarak hissediyorsanız, hiç şüphesiz ki doğru adrestesiniz.
Şu anda bu dünyada bulunan çocukları zor zamanlar beklemektedir, çünkü kendilerinden sonra gelecek olanlara yer açmak için epey değişim gerekli olacaktır, bu değişimleri de İndigo’lar sağlayacaklardır. 
“İndigolar taşlı yollarda çıplak ayaklarla yürüyenlerdir…”
  indigo testi sorular EVET HAYIR
01 Dünyaya bir asalet duygusuyla gelmiş gibi hareket ediyor mu?
02 Burada olduğunu hakkettiğini düşünüyor mu?
03 Kendi değerini biliyor mu?
04 Disiplin ve otorite konusunda zorluk yaşıyor mu?
05 Yapması zorunlu olduğu şeyleri reddediyor mu?
06 Sırada beklemek çocuğunuza işkence geliyor mu?
07 Ritüel yönelimli ve yaratıcı düşünce gerektirmeyen sistemlerde hayal kırıklığına uğruyor mu?
08 Evde, okulda veya iş yerinde işleri yapmanın kolay yollarını görüyor mu? 
09 Topluma ayak uyduramayan biri mi?
10 Suçluluk duygusu verilerek disipline sokulmaya karşılık vermiyorsa;
11 Yapmak zorunda olduğu görevlerden veya ödevlerden kolayca sıkılabiliyor mu?
12 Gerçekten yaratıcı mı?
13 Sezgi yeteneği var mı?
14 Başkalarına karşı güçlü bir empatiye sahip mi?
15 Erken yaşlarda düşünceleri oluşmaya başladı mı?
16 Çok zeki görünüyor mu?
17 Çok yetenekli mi? (üstünzekalı olarak ta tanımlanabilir/ genellikle 120 üstü IQ seviyesi)
18 Hayaller kuran biri mi?
19 Çok yaşlı, derin ve zeki bakan gözlere sahip mi?
20 Spiritüel (ruhsal) zeka sahibi mi?

10 veya 15 soruya cevaplarınız evet ise bu kişinin bir İndigo olabileceği anlamına gelir.
Bu bir rahatsızlık veya korkulacak bir durum değildir. İndigolar homosaphien neslinden sonraki nesildir. İndigolar dünya gezegeninin titreşimini yükseltmek için buradalar. Onlar yükseliş için aydınlanmayı getirenlerdir. Zor olan durum, onların birçok çevre tarafından yanlış anlaşılmasıdır. Çünkü onlar, artık hizmet etmeyen eski sistemlere uymamaktadır. Yerleşik kültür ve toplum normlarına uymadıkları için sistem yıkıcılar (herhangi bir sisteme uyum sağlayamayanlar) olarak görülmelerine neden olur. Halbuki onlar yüksek anlayışları ve farkındalığı getirmektedirler.
Not: Bu testin bilimsel bir değeri yoktur. Bu testteki sorular, indigoların ortak özelliklerini gösterebilmek için kullanılmıştır ve genel bir veri çıkarmak mümkün değildir.
KAYNAK: http://www.indigodergisi.com

24 Eylül 2010 Cuma

Eğrilterek Eğitmek mi Eğiterek Doğrultmak mı?

Eğitimde şu an temel sorun öğrencinin öğrenip öğrenmediği değildir. Sorun velidir, sorun öğretmendir. En masum olan öğrencidir. Ödev konusunda da bu böyledir.  (Fahrettin Eşgünoğlu)
Altan Akay: Tecrübelerinize dayanarak soracağım çok şey var ama öncesinde bir eğitimci ve eğitim çağındaki bir gencin babası olarak, var olan ve alışılagelmiş eğitim teknikleri ile çocuklarımızın öğrenebilirliklerinin çakıştığı noktalar var mıdır sizce?
Fahrettin Eşgünoğlu: Şöyle bir tanımla başlayabiliriz. Öncelikle bireyin gelişimindeki eğitim ve öğretim kavramları içinde nerelerde olmamız gerektiğine bakmak lazım. Klasik tanımla öğretim; herhangi bir sistemin yetiştirmek istediği birey tipine uygun bir müfredatın hazırlanması, bunun da o çocuklara verdirilmesinin sağlanması olarak tanımlanabilir. Nerede olacak? Okullarda. Kim aracılığıyla? Öğretmenler aracılığıyla. Eğitim boyutunda ise bu çok tanımlanmış bir alan değil. Bu öğretmenin kendi becerisine kalmıştır. Öğretmen, zaman içerisinde kendi yaşantısından edindiği bilgi, deneyim ve tecrübeleri de harmanlayarak kendi tipi gibi bir birey yetiştirmeyi hedefler, amaçlar.
Eğitim ve öğretimi ikiye ayırdınız. Siz nasıl tanımlıyorsunuz onları?
Az önce söylediğim gibi. Öğretim içinde yaşanılan sistemin yetiştirmek istediği birey tipine uygun hazırladığı müfredat programlarının bireylere öğretilmesi ile sınırlı dar bir alan. Eğitim ise bireyin çocukluğundan başlayıp yaşamı boyunca olan bütün davranış ve düşüncelerinin toplamı. Bu davranış ve düşünceleri belirli bir süzgeçten geçirerek hayata uygulama çabası.
Burada benim aklıma şöyle bir düşünce geliyor. Eğitim bilimleri konusunda bazı eğitimcilerin sıkıntı çektiğini düşünüyorum. Sebep de şu ki; zamanında sınıf içerisinde benim veya başka kişiler hakkında öğretmenlerimizin söylediği sözler, zaman zaman bizi küçük düşürür ve yıpratır olmuştu. Buradan yola çıkarak meslek kazanmak hususundaki yolu değerlendirdiğimiz zaman sizce mühendislikte mi öğretmenlikte mi daha seçici olmak lazım adayları seçerken? Bazı sanat dallarında olduğu gibi özel yetenek sınavları yapılmasını düşünmüyor değilim öğretmenlikte de...
Doğru. Buna tersinden başlayabiliriz. Mesleklerin hepsi kendi alanında hakikaten değerli mesleklerdir. Bunların içinde öğretmenlik çok çok özeldir diyerek öğretmenliği yüksek derecede kutsamak çok da doğru değildir. Ama bir şeyi söylemekte fayda var. Mühendisliğe giden yolu açan öğretmenliktir. Böylesi bir öneme vurgu yapmak lazım. Sorunuz son cümlesine kesinlikle katılıyorum. Öğretmen yetiştiren kurumların son senesinde alınan diploma üzerinden mesleğe atama yapılmamalıdır. Onun ötesinde de özel yetenek gerektiren bir ölçüm ile öğretmenin ölçme değerlendirmesi yapılmalı ve arkasından mesleğe atanmalıdır. Hatta daha da ileri giderek meslek yaşamı boyunca bu ölçme değerlendirmelerin sürdürülmesi gerekir. Hala bu konuda yeterli olup olmadıkları, kendilerini geliştirip geliştirmedikleri kontrol altında tutulmalıdır.
Bildiğim kadarıyla bir teftiş sistemi var.
Aslında yok... Eskiden vardı sağlıklı değildi. Şimdi ise bütünüyle işlevselliği kalktı. Şimdi öğretmen öğrencileriyle baş başa bir dünyanın içinde diyebiliriz. Bakanlık sadece öğretilmesi ve öğretilmemesi gereken konuları söylüyor.
Teftişler yapılıyor ama teftiş yapan görevlinin öğretmenlere karşı bir yaptırımı kalmadı diyorsunuz yani?
Kalmadı. Teftiş sistemi şimdi biraz daha yumuşatıldı. Adına müfettişlik denilen kurum sadece yılda bir kez yetebildiği kadar öğretmene yol gösteriyor. “Şöyle yaparsan daha iyi olur” şeklinde. Niye yapmadın durumu kalmadı. Bakanlığını bakış açısı ile öğretmenleri teftiş eden ve öğretmene not veren sistem artık yok. Onların yaptırım yetkisi ellerinden alındı. Görüyoruz ki; müfettişler de teftiş edecek kadar öğretmenlere yeterli olamayabiliyor. Müfettişler de sonuç itibariyle eğitim öğretim camiasından alınan teftiş konusunda çok farklı eğitim öğretim görmemiş biz meslektaşlarımızdan oluşuyor. Müfettişlerin de eğitime bakış açısı öğretmenlerle kıyaslandığında çok fark etmiyor.
Bu alanda üniversitelerde eğitim veren özel bir bölümün oluşturulması daha sağlıklı olur mu sizce? Daha eğitim bilimlerine yönelik...
Şöyle düşünülebilir. Adına müfettiş denilir, eğitim uzmanı denilebilir fark etmez. Sınıfta bocalayan ya da bir yere başvurmak isteyen öğretmenin ilk gideceği yer bir eğitim uzmanı olmalıdır. Bu eğitim uzmanı da okullar ile Milli Eğitim Bakanlığı ile ortada bir yerde pozisyon alabilir. Yani öğretmene ihtiyaç hissettiğinde danışacağı, başvuracağı ve tartışacağı bir kurum haline getirilebilir. Ama bunu söylerken eski müfettişlik sistemini kastetmiyorum. Çok da doğru bir sistem değildi.
Kısa bir süre önce bir eğitimcinin düşüncelerine bir veli aracılığıyla vakıf oldum. Söylenen şu ki; çocuklara yazın yoğun bir ödev programı verilmediği sürece, öğrencilerin bilgilerini unuttuğu yönündeydi. Biz bolca verelim, onlar yapamasa bile bilgiler taze kalacak diye düşünülüyormuş. Geçmişe baktığım zaman sayfalarca ödevin birikmiş olması düşüncesi beni yaz tatilimi yaşamaktan alıkoyardı. Üstüne bir de yapamadığım kısımlar olması dönüşte nasıl bir tepkiyle karşılaşacağım konusunda beni düşündürür ve güvensizliğe iterdi. Siz ne düşünüyorsunuz?
Sanırım şöyle bir bakış açısı ortalama olarak kabul görür. Kontrol edilmeyen ödev ödev olmaktan çıkmıştır. Sadece bir angaryadır. Bazen de öğretmenin ne yapacağını çok bilmeden boşuna çırpınışıdır. Aslında o bilir ki verilen ödevlerin çoğu yapılmayacaktır. Yapanlar da her zaman kendi çabalarıyla yapmamaktadır ki biz öğretmenler bunu anlayabiliriz…
Gördüğüm bir şey de şu ki; verilen çok ödevi yapmak öğrenci için bir içsel tatmin sağlıyor. Bu tatmini de kendisine verilen sözüm ona o zor görevi başarıp yaptıklarını etrafındakilere göstermekten elde ediyor. Bu bana çocuk yaştaki bir birey için hoş gelmiyor açıkçası.
Aynen öyle. Eğitimde şu an temel sorun öğrencinin öğrenip öğrenmediği değildir. Sorun velidir, sorun öğretmendir. En masum olan öğrencidir. Ödev konusunda da bu böyledir. Veli inanılmaz bir biçimde çocuğuna ödev verilmesinden yanadır. Bu, öğretmen ve öğrenci üzerinde bir baskı oluşturur. Ödev vermeyen öğretmen, öğretmen değildir gözüyle bakıyor veliler. Öğretmen de bu sarmal da ben çok ödev vereyim iyi öğretmen olayım der. Burada da ezilen öğrenci olur. Hatta yoğun ödev altında başarılı olamayan öğrenci psikolojik sıkıntı içerisine yoğun bir şekilde girebilir. Olumsuz tavır besler. Örneğin matematikten verilen ödevi yapamayan çocuk ben bu işi yapamıyorum der ve derse karşı olumsuz tutum geliştirmiş olur. Sorun burada veli öğretmen ilişkisi üzerine dayalıdır. Bu eğitimde korkunç bir sistem sorunudur. Takip edilmeyen ödev aynı zamanda öğrenciye de zarardır. Ne gibi? Çocuk rastgele cevaplamış olabilir. Kontrol edilmediği için bir sonuca varılmamıştır. Öğrenciye verilen ödevi evde aile yapmıştır ki öğretmen bunu bilir. Yine bir sonuca varılmamıştır. Yaz tatillerinde verilen ödev de böyledir, günlük verilen ödev de böyledir. Çocuğunun ödev aldığını duyan veli mutlu olmuştur.  Ödev verdiği için öğretmen mutludur. Bunun sonucunun da eğitim öğretim açısından hiçbir değeri ve kayda değer bir tarafı yoktur.
Bir örnekle devam edebiliriz. İlköğretimde proje performans ödevleri verilir öğrenciye. Çocuk ilk olarak yardım alabileceği bir büyük yoksa internetten bilgiyi olduğu gibi indirir. Altına adını ve soyadını ekler getirir verir öğretmenine. Bu işlenmemiş bir bilgidir. Öğretmen çok dert etmez bunu. İkincisi, ödev, el becerisine dayanan bir performans ödevi ise; maket yapacaksa veya bir tasarım yapacaksa bunu en güzel biçimde veli yapar. Bu çalışmanın hemen hemen hiçbir yerinde öğrenci yoktur. Sadece izlemiştir. Sınıfa böyle iyi bir proje getirildiğinde öğretmenin de yapabileceği bir şey yoktur. 100 üzerinden 100 verir ve bu sırada bunu veli de bilir. Veli mutludur; öğrenci, yüksek not aldığı için mutludur; içinden en iyisini seçip sınıfın en güzel yerine koyan öğretmen de mutludur. Herkesin kendisini kandırdığı bir sistem haline gelmiştir.
Fakat şöyle bir şey yapılabilir. Öğrenci kendi ilgisine yönelik bir alana motive edilir, o alanda, o konuda rol alırsa, o rolü ailesinden sadece destek alarak bir çalışmayla yürütebilir. Probleme dayalı eğitim mantığı yöntemi tam olarak bunu içerir. Ama biz de uygulanabilirliği zordur. Çünkü en temel sıkıntı sınıflardaki öğrenci sayısının çok olmasıdır. Bunu 15 20 kişilik sınıflarda yaparsınız, sınıfı 3 4 ayrı kümeye bölersiniz, sorun yoktur.
Bana göre ödevde temel sorun öğretmenin “sana şunu veriyorum yap” demesi ve öğrenciyi cezalandırır bir pozisyona girmesidir. Yaz tatilinde bazı öğretmenlerin binlerce sayfa test ödevleri vermesi gibi. Bunun yerine çocuğun ilgi alanlarını motive ederek ve kamçılayarak, ona kendi yapmasını istediği biçimde bir araştırma verilebilir. Bu çocuk için daha keyiflidir. Kendi aradığı için bir ceza olarak görmez bunu. Bu konuda çalışma yapılabilir ama yaptığı çalışma sonuçta mutlaka denetlenmelidir.
Çocuklara ilköğretim seviyesinde verilen eğitimin devamında çocuğun durumuna göre daha yatkın olduğu sayısal veya sözel diye tabir edilen derslerin yerine sanat spor gibi dallara yönlendirmek o çocuktan gelecekte alınacak verimi arttırabilir mi?
Arttırılabilir tabi. Bu ülkedeki ilköğretim okullarında herkes şunu bilir. Teneffüs başlama zili çaldığında ortalama olarak 10 saniye içinde sınıf terk edilir. Sebebi öğrencilerin dersten sıkılmasıdır. Oysa bir yangın tatbikatında bu süre 20 saniyelere çıkar çünkü o da bir görevdir çocuk için. Bunu neden söylüyorum? Çocukların çoğunun okula gidişlerindeki istek, arkadaşlarıyla bir arada olmalarından ve güzel vakit geçirmeyi sevmelerinden kaynaklanmaktadır. Öğrenme bilgi edinme çoğu için bir işkence gibidir.
O zaman eğitimde öyle yeni sistemler olmalıdır ki; öğrenciler öğrenmeyi sevebilsin…
Aynen öyle. Çocuğun okulda geçirdiği zamanın bir bölümü, kendi zevk alacağı bir alana yönlendirilebilir ki her çocuğun bir ya da iki tane bu şekilde ilgi alanı vardır.
Mesela neler olabilir?
Resimden hoşlanan vardır, günde 3 saat sessiz sedasız resim yapmaktan müthiş zevk alır. Bir diğeri resmi sevmez müzik yapmaktan mutludur. Aslında bunu diğer müfredatla harmanlamak lazımdır. Çarpıcı bir örnek vermek gerekirse ilköğretim okullarında seçmeli dersler vardır. Bakanlık, belirlediği öğretim yıllarında belirli alanlarda bahsettiğimiz alanlarda seçmeli dersler koyar. Ama uygulamada bu böyle değildir. Öğretmenler kurulunda karar alınır ve önümüzdeki sene herkes satranç oynanacak denilir. Herkes satranç sevmez ve belki oynamaktan nefret eder. Bunun bu şekilde zorunlu seçmeli hale gelmesinin bizim açımızdan da bir sebebi vardır. Satrancı seçtiğiniz zaman okula kadrolu ya da sözleşmeli öğretmen almanız gerekir. Bir grup öğrenci resmi seçer ve bunun için eğitimci bulmak mümkündür. Birisi halk oyunlarını seçti diyelim ki. Sertifikalı bir öğretmen getirmeniz gerekir. Bunların bizlere yarattığı yetersizliklerden dolayı biz, bizce karar verir ve onların yerine seçmek zorunda kalırız. Elimizde olan sertifikalı öğretmenin durumuna göre o sene seçilecek olan derse karar veririz.
Seçmeli ders öğretmenliği adı altında bir dal oluşturulması buna bir çözüm olabilir mi?
Az sayıda belirtilen dalların bazılarının öğretmenleri vardır. Ama öte yandan sadece hayat resim, müzik ve beden eğitimi gibi derslerle sınırlı değildir. Drama, satranç, halk oyunları gibi birçok dal vardır. Bu alanlarda da öğretmenleri yetiştirilmesiyle bu sorunlar aşılabilir. Bu ise zor bir durumdur. Bakanlık, karşılar karşılamaz tartışılır. Buradan başka bir yere geçmek isterim. Çocuk adı üstünde çocuktur. Sadece derslerin arasında sıkışmaktan çok öteye geçmek ister. Kendi zevk aldığı uğraşları okulda sergilemek ister. Bu, bilgisayarda oyun oynamaktan tutun da, söylediğimiz gibi satranç, drama, halk oyunlarına kadar gider. Bu alanları müfredatın içine yerleştirmek ve gerektiği zamanı da ayırmak gerekir.
Okulu öğrencinin seveceği bir yer haline getirmek gerekir yani…
Aynen. Yoksa başta söylediğim gibi teneffüs zili çaldığında 10 saniye içinde sınıf terk edilir. Sıkıldığından dolayı öğrenci teneffüs denilen o 10 dakikayı çok sever.
Ailelerde gördüğüm şey şu ki; sessiz, sakin, otur otur, kalk kalk çocukları olsun istiyorlar. Bana göre böyle bir çocuk olmaz. Siz ne düşünüyorsunuz?
Bir yanıyla çocuk; davranışlarını kontrol edemeyen, davranışlarının getireceği sorumlulukları tahmin edemeyen birey olarak tanımlanabilir. Çokça duygularıyla hareket eden… Böyle bir bireye otur otur, kalk kalk, sessiz ol, ders dinle demek doğru değildir. Bir çocuğu sessiz hale getirmek mümkündür. Bunun yol ve yöntemlerini eğitimciler bilirler(gülümseyerek). İşe yarar mı? Yaramaz. İşte bu yüzden 40 dakika boyunca bu hale getirilen çocuğun zilin çalması ile dışarı fırlaması bir olur. Az önce dediğim gibi çocuğu susturarak veya davranışlarını bastırarak, ona eğitim öğretimde rol kazandırmak doğru değildir. Eski bir eğitim yöntemidir bu. Sadece öğrenci, öğretmen arasında ilişkiye dayalıdır. Öğretmen anlatır, öğretmen susturur. Çocuklar edilgendir. Sadece dinlerler. Öğrenen öğrenir.
Bilgiyi ölçmek konusunda kullanılan klasik sınav ile test sınavı arasında eğiticiliği açısında ne gibi farklar görüyorsunuz? Eğitici midirler sizce?
Hangi tip sınav olursa olsun, öğretici yanlarının olduğunu düşünmüyorum. İster klasik, ister test olsun. Ama bir şekilde bir ölçme yönteminin de kullanılması gerekir. Bunu birkaç yöntemle yapabilirsiniz. Fikrimce şu iyidir denilen bir yöntem yoktur. Hepsini harmanlayarak yapmak lazım aslında… Test güvenli bir ölçme aracı değildir. Çocuk şıklardan yola çıkarak kendine bir yol haritası çizme gibi bir tutum içerisine girebilir. Klasik yazılı da çocuk biraz daha özgürdür. Eleme sistemini kullananlar için de bu klasik sistemi kullanmak mümkün değildir. Çünkü bir sözcüğün bile sorun yaratması mümkündür. Üniversite sınavını klasik yaptığınızı düşünün. Kıyamet kopar. Sözcük anlamıydı, yorum farkıydı derken alır başını gider… Kaldı ki 4 5 seçenekli sınavlarda bile curcuna kopuyor. Eğitim öğretim süreci içerisinde çocuğu değerlendirmenin tek yolu sınav olmamalıdır. Belirli dar alanlarda seçmeli sorulardan oluşan sınavlar yapılabilir. Dersin uygunluğuna göre klasik sınavlar yapılabilir.
Matematik sınavlarının sadece test yöntemi ile yapılmasını da doğru bulmuyorum. Çünkü seçeneklerden doğruya gitmek denenecektir. Oysa klasik tip yazılıda bu böyle değildir. Çocuğun problemi belirli bir yere kadar çözdüğünü görürsünüz. Bu yere kadar gelmesi bile başarı kabul edilip, niye sonuca ulaşamadığı bir başka derste anlatılabilir. Testte bu böyle değildir. Doğru seçeneği bilemezse bitmiştir. Bunun dışında çocuğun ölçülmesindeki bir diğer kıstas da davranış toplamıdır. Yazılısı kötü olabilir ama öğretmenin çocuk üzerindeki gözlemleri en belirleyici unsur olmalıdır bence.
Eskilerden karnelerimizde vardı davranış notu…
O rastgele olarak pekiyi yapılırdı. Ben tam tersini söylüyorum. Örneğin 5. Sınıftaki bir çocuğun sadece aldığı notların ortalaması kayda geçirmemelidir. Bunu yaparken –sistem ne kadar uygun olur tartışılır ama- ; çocuk hakikaten derse ilgi duyuyorsa, derste cıvıl cıvılsa, soru soruyorsa ve verilen soruları doğru ya da yanlış cevaplamaya çalışıyorsa o çocuğun o dersteki başarısı mükemmel olarak değerlendirilmelidir.
Açıkçası ben başından beri çocukların “sen 1’liksin, sen 5’liksin” diye sınıflandırılmasına karşıyım. Onun ötesinde karnenin çocuklara değil de ailelerine verilmesinden yanayım. Neden? Çocuklar, 5’lik arkadaşlarının arasında 3’lük gözükmek istemeyebilir. Bu değeri ailesinin bilmesi daha önemli değil midir? Buna da bir yandan değer diyoruz ama her birey değerlidir aslında…
Aileleriyle birlikte çocuğun karne alması daha iyi gibi gözüküyor. Ama orada da temel bir sorun var. Her ortamda çocuğunu diğer çocuklarla kıyaslayan velilere bakarsak, karnelerini onlar aldıkları zaman hezimete uğrayan çocuk olmaktadır. Bu yarışı ortadan kaldırmak gerekir. A dersinde temel konuları ilk ayda biraz öğrenen, diğer aylarda bir şeyler katan, devamında da öğrenen çocuk başarılı sayılmalıdır. Ama aynı zamanda bu derslerinin tümünü öğrenen çocuk da kendi çapında başarılı sayılmalıdır. Kıyaslama yapılmazsa bu söylediğiniz sorun ortadan kalkacaktır.
Bu aslında eğitimin ötesinde insanlıkla alakalı bir sorun gibi geliyor. Nedense kendimizi bir şeylerle kıyaslamak gibi zaaflar içine giriyoruz bazen... Sınıf içi yaşadığınız ilginç bir tecrübeniz var mı?
Çocuklara çok yükleme yapılıyor. Çocukların dikkat süresi çok azdır. Biliniyor ve bilinmesine rağmen bunu kaldıramayacakları sınav stresleri yaşatılıyor. Kendi sınıfıma yaptığım bir örnek vereyim. Bir matematik testi hazırladım. 1’den 20’ ye kadar sorular var. Bunun sonucuna baktığımda sınıfın %75’i ilk on civarı soruya doğru cevap vermiştir. Sonra dökülmeler başlamıştır. 3 gün sonra aynı sınav, 20. soru 1. soru olarak yapıldığında görülen şudur ki; ilk 10 civarı soru doğru yapılırken devamında yanlışlar başlamıştır. Öncesinde doğru yapılanlar sonrasında yanlış, öncesinde yanlış yapılanlar sonrasında doğru yapılmıştır. Görülen şudur ki öğrencinin dikkati ciddi bir şekilde dağılmıştır. Bir sınıfa koro halinde sorun. “yemeklerden sonra ne yapılması gerekir?”. Sınıf koro şeklinde cevap verir. “dişlerimi fırçalamalıyız öğretmenim”. “hangi macunu kullanıyorsunuz?” diye sorun, yarı yarıya bilmezler. Çünkü fırçalamıyorlardır. Kaç tanesini diş fırçası kullanmadığına bakın, sınıfın bulunduğu yere bağlı olarak en az 15 kişi çıkar…
Unutmayın… Bir zamanki heyecanlarınız, başarılarınız veya başarısızlıklarınız… Şu anda hangi pozisyonda olursanız olun… Siz de bir zamanlar çocuktunuz. Kendinizi onların yerine koyun ve şimdi 10 saniye bir düşünün. Bence aklınıza çok şey gelecek…

Biyografi: Fahrettin EŞGÜNOĞLU
1958 Giresun doğumlu. Kırşehir Eğitim Enstitüsü mezunu. 1979’da öğretmenliğe başladı. Halen Ankara Yenimahalle Necmi Şahin İlköğretim Okulunda sınıf öğretmenliği yapıyor.
Kaynak:   http://www.indigodergisi.com