Translate

3 Mayıs 2019 Cuma

Sen de insansın, ben de



Sen fabrikadaki kadının baş örtüsünü görüyorsun ben ise nasır tutmuş ellerini.
Sen yüzündeki makyajını ben anlında ki kara yazısını
Sen ev işlerindeki marifetini, ben ruhundaki güzelliği..
Sen evde pişirdiği yemeği, ben haksızlığa karşı öfkesini.

Ben kadının paylaşımcılığını, sen paylaşılması gerektiğini.
Ben kadının analığını, sen doğurması gerektiğini
Ben kadının insanlığın, sen nasıl kullanılacağını
Ben kadının her yerde olması gerektiğini, sen evde diz kırıp oturmasını..

Ben tarladaki kadının emeğini, sen evde ne pişirdiğini
Sen sokaktaki kadının bacaklarını, ben havadaki yumruğunu
Sen kadının gözlerindeki maviliği, ben kalbindeki derinliği
Ben kadının ayakta durabilmesini, sen hareme alınmasını
Ben kadının idareci olabileceğini, sen idare edilmesi gerektiğini görüyorsun.

Sen de insansın, ben de!

Can Yücel

1 Mayıs 2019 Çarşamba

O ellerin hikayesi


15. yüzyılın başları, Almanya'nın Martin Luther'in etkisiyle Ortaçağ'ın Katolik karanlığından ve baskısından kurtulmaya çalıştığı zamanlar... Bu zamanlarda Almanya'nın Nürnberg şehrinde bir hikaye başlamakta. Bu hikaye bir tablo ile ölümsüzleşmiş bir çift elin ve iki kardeşin hikayesi. Bu kardeşlerden biri ünlü ressam Albrecht Dürer ve diğeri onun kardeşi madenci Albert.
ALBRECHT VE ALBERT'İN YAZI TURA OYUNU
Nürnberg'de mütavazi bir evde, on sekiz çocuklu bir aile ve günde on sekiz saat çalışan bir baba yaşamakta. On sekiz kardeşten ikisi olan Albrecht ve Albert, sanata meraklı olan iki kardeş. Bu kardeşlerin en büyük hayali ise şehirlerinde bulunan sanat akademisine gitmek. Ancak kardeşler babalarının kendilerini sanat akademesine gönderemeyeceğini iyi bilmektedirler. Bunun için kendi aralarında düşünüp tartışırlar ve bunun sonucunda bir karar alırlar. Yazı tura atmaya karar verirler. Yazı turada kaybeden, maden ocağında çalışacak, kazandığı para ile akademiyi kazanan kardeşinin okuma masraflarını karşılayacaktır. Sonra da akademiyi kazanan kardeş, mezun olduğunda, resimlerini satarak, gerekirse de maden ocağında çalışarak diğer kardeşi okutacaktır.
'BENİM İÇİN ARTIK ÇOK GEÇ'
Bir gün iki kardeş nefeslerini tutup yazı tura atarlar. Kazanan Albrecht Dürer olur. Bunun sonucunda Albrech sanat akademisine giderken kardeşi Albert ise akademi masraflarını karşılamak için maden ocağında çalışmaya başlar. Albrech akademide hızlı bir başarı göstererek hocaların dikkatini çekmeyi başarır. Daha akedemide öğrenci iken tabloları büyük ilgi görür ve hiç tahmin edemediği fiyatlara satılır. Akademi bittikten sonra Albrech yıllar önceki anlaşmaya sadık kalır ve kardeşine "Ve şimdi, benim fedakar kardeşim Albert, sıra senin. Şimdi Nurnberg'e gidip hayallerini gerçekleştirebilirsin. Masraflarını ben karşılayacağım." der.
Ailenin tüm bireyleri kardeş Albert'in cevabını sabırsızlıkla beklerken Albert hüzünlü bir yüz ifadesi ile sözlerine başlar "Hayır, kardeşim. Nurnberg'e gidemem. Benim için artık çok geç. Dört yıllık maden işçiliği ellerime neler yapmadı ki! Her parmağım en az bir kere ezilip kırıldı. Son zamanlarda, sağ elimde dayanılmaz romatizma ağrıları da başladı. Bir bardağı bile zor tutuyorum. Nasıl olur da karakalem, yağlıboya çalışırım ki? Parmaklarım fırça tutacak inceliği çoktan kaybetti. Hayır, kardeşim, hayır... Benim için artık çok geç." diyerek hüzünlü bakışlar altında konuşmasına son verir.
MADENCİ KARDEŞİN ELLERİ
O günkü yemekten sonra kardeşinin konuşmasından etkilenen Alberech Dürer o ünlü "Eller" adlı karakalem çalışmasını yapar. Çalışmada, madende çalışan kardeşin çatlak, nasırlı ve yamuk yumuk elleri ince ayrıntısına kadar çizer; kardeşinin göğe doğru yönelen madenci ellerine mistik bir hava katar. Hatta resimdeki bu mistik hava nedeniyle insanlar zamanla tablonun adını "Dua Eden Eller" olarak değiştirmiştir.
TABLOYU ÇİZDİREN ŞEY NEYDİ?
İki kardeş ve iki çift elin yaklaşık 500 yıl önce yaşadığı bir hikaye. Madenci kardeşin ellerindeki çatlaklara gömülmüş koskoca bir hayatın ve bir hikayenin resmedilişi. Aslında bundan daha fazlası var bu tabloda. Hayatın ta kendisi, fedakarlık ve insan olmak var o ellerde. O ince, nasırlı ve yamuk ellerde karanlık bir çağın kalıntıları, sömürü ve yoksulluğun acıları var. İşte size, yoksulluğun gölgesinde hayatları belirleyen bir bozuk para ve bunun sonucunda yok olan hayaller ve yok olan hayallerden ortaya çıkan bir tablo. Bu biraz da sanat ve emeğin kaçınılmaz birlikteliği. Daha çok ise sömürü düzenin karanlığı ve bu karanlığın gerisinde bıraktığı trajik bir hikaye. Fakat aradan geçen yüzlerce yılda değişen şeyler sadece hikayenin karakterleri, zamanı ve mekanı. Değişimi getirecek tek şey ise üreten o eller ve yine o eller sayesinde var olan sanatıyla ve diğer tüm dinamikleriyle koskoca bir toplum.

24 Nisan 2019 Çarşamba

İstemek


İnsan istedikleriyle vardır ve başarabilecekleri en çok istedikleri kadardır. 

Yeryüzünde duyarsız, ilgisiz ve isteksiz insanlar için gerçek başarı yoktur. İstemek hayatımızın anahtarıdır. Bizi ufkumuza ve hedefimize ulaştıracak kilidi, istek anahtarı açacaktır. Bu kapıdan sonrada bize teknikler ve stratejiler yol gösterecektir.
  “Ben yapamıyorum, değişemiyorum, başaramıyorum” diyen, yapmayı ve başarmayı istemiyordur; bir kısım yolları ve teknikleri öğrenip hafızasının bir köşesine atmakla yetiniyordur. 

ÇÖZÜM YOLLARINI BİLMEK, ÇÖZMEYE YETMEZ; ÇÖZÜMÜ İSTEMEK GEREK.

   Hedefimizi ve yöntemlerimizi güçlü arzularla yoğurmazsak, çalışmaktan zevk alamayız; uzun soluklu başarı maratonuna tahammül edemeyiz. Arzularımızın şiddeti, gayretlerimizin yoğunluk derecesini belirler. Ne kadar arzularsak o kadar enerjiyi, o kadar gücü, o kadar emeği amacımız uğrunda zevkle feda ederiz. Arzunun kalbimize doğurduğu heyecan, çalışmayı hayatımızın en tatlı meşguliyetine çevirir.
   Nasıl büyük dalga ve fırtınalara karşı güçlü olmak lazımsa, başarı yolundaki engelleri aşmak içinde iradeli olmak gerekir. Şiddetli zorlukların bizi vazgeçireceği zaman, arzularımız bizim ellerimizden tutar, yolumuza devam etmemizi sağlar.
    Niyet ve isteklerimizde devamlılık şarttır. Sürekli başarmak, sürekli istemeye bağlıdır, kesintiye gelmez.
    Büyük istekler büyük başarılar müjdeler.
Küçük arzuyla bir çivi çakabilirken büyük arzuyla gökdelenler yapabiliriz. Büyük eserler üretenlerden olmak  istiyorsak o zaman şiddetli istemeliyiz. Rüyalarımıza girecek kadar istemiyorsak, hayallerimizin gerçekleştiğini göremeyiz. Küçük işler için küçük arzular yetebilir. Ama büyük işler için büyük arzular geliştirmeye mecburuz. Arzularımızı düşünmek sayesinde,
çalışmalarımızdan zevk alırız.
Saniyelerimizi değerlendirmenin yolu hayatımızı büyük arzulara adamaktan geçer.
Arzularımız hep büyük olmalı ki biz de büyüyebilelim.
                     
Hayatımızı asıl değiştirecek olan, harekete ve yapmaya dönük isteklerimizdir. Öğrendiklerimizi yaşamak istemezsek, bilgilerimiz hayatımızı değiştirmeye yetmeyecektir. Sadece öğrenmeye odaklanmak, sırtımıza fazladan ağırlık yüklemekten farksızdır. Öğrenme ve bilme mutlaka gereklidir, ama tek başına bir iş görmez.
     Öğrenmek için bir kurstan veya konferanstan diğerine koşarız. Tavsiye edilen bir kitap duyduğumuzda hemen satın alırız. Değerli bir bilgiyi hayranlıkla dinleriz ve kavramaya çalışırız. Peki, öğrenme isteği yolunda gösterdiğimiz gayretin ne kadarını öğrendiğimizi uygulayabilmek için gösteriyoruz?
     Bildiklerimiz kadar değil, bildiklerimizi yaşadığımız kadar değerli olacağız. Dolayısıyla, öncelikle uygulamaya yönelik istekler belirlememiz gerekiyor. Her şeyin ölümüne çalıştığı yeryüzünde biz tembel oturamayız. Vazgeçmeden, heyecanla ve ısrarla istemeye devam etmeliyiz.
     İsteğimiz, muhtaç olduğumuzsa, ruhumuza akan enerji şiddetlenecek, hayatımız hedeflerimize doğru hızla yol alacaktır.

BİLGİYİ İSTEMEK

Bir gün genç bir adam Sokrates’e gelerek; “irfan ve bilgi kazanmak için yüzlerce mil yol yürüdüm. Öğrenmek istiyorum, bu yüzden sana geldim, bana bilgi verir misiniz? ” diye sorar.
Sokrates; “Gel beni izle” der. Genç takipçisi ile birlikte sahile doğru ilerler. Su bellerine gelinceye kadar suyun içinde yürürler. Sonra Sokrates yoldaşını yakalar ve başını suyun dibine batırır. Geç adamın zorlu çabalarına rağmen hoca onu suyun altında tutar.
Nihayet adamın direnme gücü tükenince Sokrates genç adamı sudan çıkarır, öğrenci adayını sahile yatırır ve Pazaryerine döner.
Genç adam gücünü toplar toplamaz Sokrates i bulur, ona kızgınlıkla; “Sen bir öğretmen ve âlimsin. Bana neden bu kadar kötü davrandın?” der.
Sokrates sorar: “Suyun içindeyken her şeyden çok ne istedin?”
“Hava istedim.” Der genç adam. Bunun üzerine Sokrates şöyle der: “Bilgi ve anlayışı hava kadar istediğin zaman, kimseden bunu sana vermesini beklemeyeceksin. Buna her yerde ve her zaman sen sahip olacaksın.”