Translate

17 Nisan 2010 Cumartesi

Ayhan Türker Resimleri


Ayhan Türker
Bir İstanbul İzlenimcisi
,
İstanbul İzlenimciliği

İzlenimcilik (empresyonizm), dayandığı görsel ilkeler ve kullandığı teknik açısından türdeş (homojen) bir akım olarak görülmüş ve yorumlanmış olsa bile, farklı ülkelerde ya da yörelerde, coğrafyanın yapısına, yaşam biçimlerine, beğenilerine ve iklimlere göre birtakım ayrımları, örtük biçimde de olsa açığa vurmuştur. Bizi, karşımızdaki resmin "izlenimci" olduğu yargısına götüren, resmin genellikle doğadan yapılmış olması, özgür bir paleti yansıtması, ışığın nesne üzerindeki yansımalarına açık olması, siyah ve gri gibi tonları dışlamış olmasından kaynaklanan iyimser tavırdır. Türk ressamları, denebilir ki, izlenimci sanatı, biraz da kendi deneyimleri, araştırmaları ve görsel birikimleri doğrultusunda keşfetmişler, Çallı kuşağının resimlerinde soyutlaşmış biçimde karşımıza çıkan pratiğinden otuz-kırk yıl kadar önce, asker ressamlar kuşağının yapıtlarında, bu "Keşf`in öncül örnekleri olarak sunulmuşlardır. Bu ressamlar, sanat eğilimlerini izlenimci disiplinin uygulandığı atölyelerde yapmadıkları halde, bu disipline doğuştan hazır bir konum içinde görünmüşlerdir. Doğadaki rengin kaynağı olarak ışık, Türkiye`deki doğa ressamları için, varlığını hep hissettirmiş bir olgudur. Türk resmindeki armoni sistemleri, bu doğal ışığın paralelinde gelişirken, bu gelişmeden en fazla doğa resimleri (peyzaj) kazançlı çıkmıştır.

Ayhan Türker ya da bir sanatçının oluşum süreci

Çağdaş resim sanatımızın, 1910 kuşağından bu yana oluşma aşamaları geçiren çizgisi üzerinde, izlenimcilik yönündeki birikimler, her zaman etkili olmuş, asker ressamlar kuşağından sonra "sivilleşme" yönündeki gelişmelerde, bu birikimler işlevsel bir rol üstlenmiştir.
Çallı grubunun sanatsal etkinliği, zaman içinde işlerliğini sürdüren ve yenilikçi tavrını her zaman gündemde tutmuş olan bir görüş üzerinde temellenmekteydi: Doğa tükenmez bir esin kaynağı ve çalışma alanıydı.
Ayhan Türker`i, bu ikinci görüşü benimseyen sanatçılar arasında değerlendirmek gerekir. Ancak onun, doğa resmine yönelik ilgisi, erken döneminden başlayan ve süreçsel bir etkinlik olarak, sonraki dönemleriyle bütünleşen bir olgu halinde karşımıza çıkmaz. Sanata, küçük yaşlarından itibaren yakınlık duymaktaydı. İlkokul öğretmeni olan babasının, uzak bir Anadolu kasabasında (Çermik), Ayhan Türker`in yararlanabileceği kitap ve dergileri bulup getirmekte, atak bir aydın yaklaşımı içinde bulunmasının, oğlunun yetişmesinde payı olduğu anlaşılıyor.
Lise yıllarına gelinceye kadar, pek çok sanatçının çocukluk anıları arasında değişmez bir başlangıç oluşturan ilk yönelişler, Ayhan Türker için de söz konusudur: Kartpostallardan kopya yapmakta, dergilerde yayımlanan resimli roman kahramanlarının ve ünlü sinema oyuncularının fotoğraflarını kareleyerek büyütmektedir.
Lise yılları, olumlu rastlantılarla bir dönemeç oluşturacaktır. Önceleri "fevkalade bir maharet" ürünü saydığı fotoğrafa benzetme kaygısının, gerçek sanat üretimiyle doğrudan bir ilişkisi olmadığı gerçeğinin farkına varacak, bunda, resim öğretmeni Turan Erol`un büyük katkısı olacaktır. Resme tutkun öğrencilerin başında ise, Ayhan Türker gelmektedir. Daha o yıllarda, aceleci, gergin bir tavır sergileyen bu delikanlının, "çocuksu hiçbir yanı olmayan, yetişkin bir sanatçı elinden çıkmışa benzeyen" resimleri, Turan Erol`un dikkatini çekmektedir. Ayhan Türker`in arkadaşları arasında yağlıboya resme ilk yönelen kişi olması da, hocasının bu gence daha fazla zaman ayırmasına neden olacak.
Lise öğrenimini bitirdikten sonra, Yüksek öğrenim için İstanbul`a gelen Ayhan Türker, ailesinin bilgisi dışında Güzel Sanatlar Akademisi`nin resim bölümü giriş imtihanını kazanarak bu bölüme kaydını yaptırdı.
Ayhan Türker`in Güzel Sanatlar Akademisi dekoratif sanatlar bölümüne yazılması, resimle dolaylı ilgisi bulunsa bile, resmin dışında bir dal seçmesi ilk bakışta yadırgatıcıdır. Turan Erol`un hiç bir öğrencisine, resim dalında öğrenim görmeye özendirici bulunmamış olmasının, bu seçimde payı olabilir miydi? (yine o yıllarda, Turan Erol`un öğrencisi olan Burhan Temel, hocasına resim dalında öğrenim görmek için Akademi`ye yazılmak istediğini söyleyip onun görüşlerini almak için görüştüğünde, Turan Erol`un yanıtı hiç de özendirici yönde olmayacaktır. "bu bir rıza lokmasıdır.")
1960`ta Güzel Sanatlar Akademisi, İç Mimarlık Bölümü`nü bitirmiş bir iç mimardır. Anakara`da iki yıl sürecek olan askerlik görevini tamamlamış ve İstanbul`a genç bir meslek adamı olarak iki yıl sürecek olan askerlik görevini tamamlamış ve İstanbul`a genç bir meslek adamı olarak dönmüştür. İki yıl kadar, bir dekorasyon mağazasında "dekoratör" olarak çalışacak, yaşam arkadaşını seçecek, resme yeniden dönüşü de bu mutlu olay nedeniyle gerçekleşecektir: Canan Hanım Kandilli`lidir. Resimlerinin çoğuna, o yıllarda konu oluşturan Boğaziçi, böylece ilgi alanı içine girecek ve bu ilgi, yıldan yıla artan bir doğa tutkusuna dönüşecektir.
Akademi`deki öğrencilik yıllarında, banka reklam grafikeri, film afişleri yaparak resim pratiğini canlı tutacak girişimlerden uzakta kalmamaya çalışmıştı. Ayhan Türker, sinema afişlerinden ve reklam grafiklerinden para kazanırken, "gerçek mesleğinin dışında sayılan" resim konusunda da kendini yetiştirmeye çalışmaktadır. Sürekli olarak kendini "yontmak"ta, meslek yaşamına atılarak, ister istemez ikinci plana ittiği resim sanatına daha fazla zaman ayırmaya özen göstermektedir. Resim, onun içini kemiren bir "kurt"tu. Resimden kopamayacağını, onu, yaşamının "vazgeçilmez parçası" olarak kabul etmesi gerektiğini biliyordu.
10 yıl kadar uzun süren bir aradan sonra yeniden döneceği resim, nasıl bir resim olacaktı? 1980`ler de farklı eğilimleri ve sanat anlayışlarını bir arada yaşatan koşullar, her türden sanat yapıtına yaşama şansı tanımaktaydı. Resim sanatının geçmişteki birikimleri karşısında saygılı bir tavır takınmayı, sanatçı olmanın vazgeçilmez gereklerinden biri, belki de başlıcası saymakta ödünsüz bir görüşü öteden beri benimsemiş olan Ayhan Türker`in, bu görüşünü haklı çıkaracak bir tekniği benimsemesinden daha doğal bir şey olamazdı. Ona göre eski ustaları yok saymak ya da küçümsemekle bir yere varılamazdı. Sanatçı kuşakları arasındaki köprülerin atıldığı yenilikçi eğilimlerin her tür "minnet" duygusunu hiçe saydıkları bir dönemde sanatçı sorumluluğunu yeniden gündeme getirecek bir tutumu benimsemekle, Ayhan Türker bir anlamda "ahde vefa" duygusuna sahip çıkıyordu. Gene kendi deyimiyle "zor olanı becerebilmenin erişilmez zevki`ni arayacaktı. Doğa ile sanat arasında koşutluklar kurulmuş olan Cezanne`ın yolundan giderek, bu güçlüğün üstesinden gelecekti. Kararı kesindi Türker`in: Ne doğayla bire bir çakışacak, ne de ondan ayrılacaktı.. Önceleri, asıl mesleğinden arta kalan zamanlarda çalışma olanağı aradığı, daha sonra ise, bu olanağı genişleterek kimi zaman bütün gününü ayırdığı resim, özellikle 1990`lı yıllarda temel uğraşı olma düzeyine yükselince, üretimde buna koşut olarak yoğunlaştı. Çalışmalar yoğunlaştıkça, çözümlemekte zorlandığı koşullarla kaşı karşıya geldikçe, bu işe gerekli zamanı verememiş olmanın burukluğunu içinde duyumsamış olsa bile, kendine usta olarak seçtiği sanatçıları daha yakından izleyerek, sürekli çalışarak mesafe almakta direnmesi, bu çözümleri olanaklı düzeye getirmekte etkili oldu.
İlk kişisel sergisini, İstanbul`da Vakko Sanat Galerisi`nde açar. 1990`lı yıllarda Ankara`ya da taşıdığı sergilerinin, bu kısa süreç içerisinde bir ilgi çemberi yaratmış olması, söz knusu açılımın, amaçladığı kesimi bulmakta zorlanmadığı gerçeğine de ışık tutmaktadır.

Gerçekliğin İzlenimsel Yansıması

1960`lı yılların tarihlerini taşıyan ilk denemeler, portre türüne aittir. Karton üzerine guaj ve yağlıboya, kağıt üzerine kurşunkalem ve karışık teknikle oluşturduğu bu portrelerde, kendi çehresinin doğal çizgilerini yansıtır. Eşi Canan Hanım`ı model aldığı aynı dönemin portrelerinde de, bu kaygıyı sezinlemek mümkündür. Portre nedeniyle, resimsel bir yoruma yönelmez bu çalışmalarda, klasik bir portreci yaklaşımının zorunlu kıldığı ölçülere bağlı kalır; karakteristik çizgileri öne çıkarmaya çalışır, çehrenin anatomik yapısını belirleyici öğelerini, kalemin ya da fırçanın uyumlu gezinişi içinde yansıtmaktan yana bir durum sergiler. İpek, Pınar ve Barış`ın portreleri de bu çizgidedir.
Öteki çalışmalara oranla, portrenin erken tarihlerde etkin bir tür olarak kendini göstermesini, sanatçının yakın çevresindeki kişilerin ısrarlı taleplerine bağlayabiliriz. Bunun ötesinde portre, başka türlere göre, daha "intim" bir çalışma olması bakımından, Ayhan Türker`in de tercihlerine uygun düşmüş olabilir. Yaklaşık yüz yıllık süreçte, otoportre denemesine girmemiş sanatçıya hemen hemen rastlamamış olmamız, Türk ressamlarının, önce en yakınlarında bulunan (kendilerinden) başlayarak, insan çehresinin farklı yapılarını keşfetmek için, meraklı bir geziye çıkmaktan hoşlandıklarını kanıtlar. Peyzajın ve ölüdoğa (natürmort) resimlerinin de kuşkusuz önemli bir yeri vardır. Ayhan Türker`in portrenin yanı sıra, hatta ondan daha fazla, bu iki türe yönelmiş olmasında daha doğal bir şey olamazdı.
Gerçekten de önce; peyzaj, onun arkasından ölüdoğa resimleri, Ayhan Türker`in 1970`li yıllardan itibaren yoğunlaşan çalışmaları arasında, onun kimliğini ve kişiliğini en somut biçimde belgeleyen türler olarak ilgimizi çeker. her iki tür için kullandığı teknik. suluboya ve yağlıboyadır. Bu iki teknik arasında, kesin bir seçim ya da tercih yapmaz. Yağlıboya resimlere göre, suluboyalar daha "spontan" izlenimler yansıtır.
Ama manzarayı, birbirini izleyen planlar halinde, derinliğe doğru genişleyen görünümlerle resim yüzeylerine aktarma yönündeki yaklaşımın, Ayhan Türker`de benimsenmiş bir tavır olduğu önesürülebilir. Bir ayrıntı ressamı olduğu söylenemez Türker`in; izlenimci ressamların çoğunda tanık olduğumuz bu yaklaşım, manzaranın bir bütün olarakkavranmasına, ışık etkilerinin bu bütünlük içerisinde yansımasına ilişkin sanatçı gözleminin, olmazsa olmaz koşuludur. Birbiri arkasına aktardığı bu manzara tutkusu, her gün aynı doğa görünümleri içinde yaşayan ya da bu görünümlere tanık olan izleyiciyi, bu resimler yoluyla İstanbul`u sevmeye yönlendirir. Ama birer yansıma olmasının ötesinde, İstanbul`un elimizden kaçıp giden doğasına yakılmış siirsel bir ağıttır aynı zamanda. İstanbul bu resimlerle güzeldir; bir bakıma bu resimlerin yapılamsına olanak verdiği için severiz İstanbul`u.
Yağlıboya resimlerin, bildiğimiz en eski örneği 1971 tarihli "gecekondular" dır. Kent yaşamından ve bunaltıcı insan kalabalığından arındırılmış olan peyzaj, doğaya özlem duyanların kararmış gönüllerine ışık getirir. Bu ve benzeri peyzajların iletmeyi amaçladığı doğallık, Ayhan Türker`in resimlerini sevdiren ve aratan özelliklerin başında gelir. Kent yaşamının tekdüze artamında kaçan, kaçmaya çalışan insanın doğallık arayışlarıdır Türker`in bu tür resimlerine yansıyan.
Ayhan Türker`in doğa peyzajını kendine özgü bir ustalıkla ve izlenimci yorum çerçevesi içinde sunduğu resimlerinin, bu eğilimin tutkunkarı tarafından aranır bir düzeye gelmesi, 1990`lı yıllardır. Gerçekçi doğa görünümlerinden imgesel doğa görünümlerine geçiş, Ayhan Türker`in resimlerinde, gene de olağan kurguyu bozup değiştirmez. İstanbul doğası, salt görüntüsel özellikleriyle ilgilendirmez Ayhan Türker`i. İnsan varlığının, bu doğayla bütünleşen ve bir yaşam biçimini ortaya çıkaran görüntüleri de resimlere karışarak, onları tamamlayan bir öğe özelliklerini yansıtır kimi zaman. Ölüdoğa "natürmort" resimlerine gelince bu tür resimlerin tarihsel sıralama içindeki en eski örneği elmaları ve vazo içindeki kır çiçeklerini bir arada gösteren 1979 tarihli dikey kompozisyondur. Çağdaş sanatımızda ölüdoğa resimlerinin, asker ressamlara kadar uzanan bir çalışma alanı oluşturduğu düşünülürse, Ayhan Türker`in en azından peyzajları kadar kavrayıcı bir dizi oluşturan bu çalışmalarında, bu geleneksel temaya duyduğu yakınlığı anlamak kolaylaşır. Ancak Ayhan Türker`in biçimleri üç boyutlu gösteren daha eski gelenekçi yöntemlere de yabancı kalmadığını kanıtlayan yaklaşımı, izlenimci tekniğin etkisini, belirli ölçülerde bu tekniğin arkasında bırakır.
Ölüdoğa gelenekselliğin dışına çıkmama konusundaki bu ısrarlı disiplin, üslupta da kendini gösterir.

İçtenlikli ve İnançlı Bir Tekniğin Peşinde

İzlenimcilere özgü renk ve ışık beğenisi devreye girer. İzlenimciler gibi, Ayhan Türker de resimlerinden ve paletinden siyah neredeyse uzaklaştırmıştır. Ayhan Türker`in peyzajlarında da böyle bir ışığın yerini bulmak olasıdır. O da görünümlerin yumuşak ve hafif etkisini bulup ortaya çıkarmak ister; bunu da doğadan aldığı ilk izlenimlerin paralelinde gerçekleştirmeye çalışır. Resimlerinin tümünü, doğa karşısında başlayıp bitirmez. Ama ilk izlenimin doğa kaynaklı olduğu, su götürmez. Ayhan Türker`in resmindeki izlenimci nitelikli resimsel değerler de, doğrudan doğruya bu resmin kendi yapısından ve deneyimlerinden kaynaklanan bir olgunun ürünüdür. Deyim yerindeyse, bir "manzara empresyonizmi`dir Ayhan Türker`in peyzajlarında egemen olan ışık ve renk anlayışı. Akıma uyumlandırma kaygısından çok, çevreyle ve doğayla bütünleşme içgüdüsüne dayalıdır. Ayhan Türker, "peyzajı kişiye özgü kılan bir sırrı keşfe yönelmiştir" sanki. Ayhan Türker`in peyzaj sorununa, duygusal katagorileri aşan bir ressam bilinciyle yaklaştığını göstermektedir.
İzleyiciye iletilmek istenen mutluluk duygusu, bu resmi biçimlendiren başlıca etkenler arasında yer alır. Doğa sevinci, resimleri ılık bir rüzgar gibi yalayıp geçer Ayhan Türker`de. Doğanın güzelliklerini, İstanbul`un nostaljik atmosferini resmetmeyecek de neyi resmedecektir?
Bu yönde bir izlenim, Türker`in benimsediği tekniğin öncülerine, kendine usta olarak seçtiği ressamlara yaklaşımında, o ressamların teknik ve estetik becerilerini çok yakından ve iyi incelediği kanısını güçlendirir. Türker`in düzeylilik kavramı üzerine odaklaşan resimleri yitirilmiş ve yeniden ele geçirilmiş bir doğa ve gerçeklilik tutkusunun somut belgeleri olarak, yakın dönem sanatımızın , kendi türündeki seçkin ürünleri arasında yerini alacaktır.

Kaya Özsezgin`in yazısından alıntı yapılmıştır.













Hiç yorum yok:

Yorum Gönder